…sahip olunan, tüketilen her nesnede herkes arzusunu gidermek ister, arzusunu giderdiğine inanır; ama “kullanılabilir” her dakikada olduğu gibi, sahiplenilen her nesnede, yaşanan her doyumda arzu artık yoktur, zorunlu olarak yoktur. Arzudan geriye arzunun “tüketilmişliği” kalır.” (Baudrillard)

 

consume2.jpg

 

Bir süre önce Selim Tuncer‘e belli konularda fikirlerini almak istediğimi söylemiş ve bir röportaj talebinde bulunmuştum. Nezaketiyle, tüm yoğunluğuna rağmen beni kırmayıp sorularımı cevaplamıştı. Ödev bahanesiyle kendisiyle iletişime geçip onu sömürebilecek duruma gelmeyi amaçlamıştım, başardığımı söyleyebilirim.

Selim Bey “Annemizin kurabiyeleri tek başına bir “tüketim nesnesi” midir?” başlığıyla bana gönderdiği cevapları yine aynı başlıkla yayınlamış, bu ikili süreci özgürleştirmiş. Ben onun bu yazısındaki fikirlerin bir kısmına eleştiriler yönelttim, ve bu yazıyı yayınlamadan önce kendisinin eleştirisine sundum. Koşulların ikame konusunda sorunları olduğu gerçeğini, kültürel anlamda “Batılı düşünürlerin çekyat isimli misafir yatağından haberdar olmadıkları” metaforuyla ifade ederek “Ben gerçeğin bir yüzüne, sen ise öbür yüzüne bakarak konuşuyoruz… Toptan ret yerine “iyi”ye doğru bir “dönüşüm”ü daha fazla önemsiyorum.” yorumunu yaptı. Benim çabam da reddetmenin yapıcılık adına bir fayda sağlamayacağı bilinciyle, o olası ‘dönüşüm’ün, koşulların analiziyle mümkün olduğunu göstermeye çalışmak. Pazarlama dünyasının içerisinde olan bir profesyonelle böylesi bir diyalektik, muhtemelen belli ayrımların en azından tanımlanmasının önünü açacaktır. Öncelikle yukarıdaki bağlantıdan röportajın tümünü okumanızı öneririm, burada yalnızca belli yerleri alıntıladım.

Tüketimin ‘kimlik yaratma’ görevini üstlendiği bir çağdayız. Bu aldatmacayı ve tüketicinin imgesel varoluşunu, bir profesyonel ve bir insan olarak (ayrı ayrı) nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yaratılan marka kimliğiyle, bu marka kimliğinin tüketiciyle buluşması sonucu onun kimliğine katkıda bulunması, dönüştürmesi, zaman zaman yeniden yaratması süreçlerinin yaşandığı doğrudur. Bu bir aldatmaca mıdır? Bence değildir. Hatta temel ihtiyaçları karşılayan mal arzlarına göre, Maslow hiyerarşisinin üst basamaklarına doğru bir insanileşme evriminden söz etmek bile mümkündür. Tabii, fetişizm bir ifrat noktası ve bir hastalık olduğu için onu tartışmanın dışında tutuyorum.

Tarih öncesi çağlardan bu yana altın veya diğer değerli metallere kendi işlevsel değerlerinin çok çok üzerinde bir değer yükleyerek bunları kullanan insanların “imgesel varoluş”ları için gerçekleşen etki, hangi “aldatıcı” eller tarafından kurgulanmıştır mesela?

İnsanın inekten farkı, otla papatyayı kesinlikle birbirinden farklı görmesidir. İnsan otla yetinmez, papatyayı ister. Birileri de bu talebi karşılar. Bu basit denklemin etrafında birçok şeyi tartışabiliriz, ama denklemi atlarsak tartışmalarımız doğru bir yön bulamaz.

-Başarılı markalar tüketiciyle duygusal ilişkiler kurar. Kullanıcının bir tüketim nesnesiyle duygusal bir ilişki kurması ne kadar anlamlı? Bu durumu, tüketiciye aynı sektördeki diğer markalardan daha çok yardımcı olduğu düşüncesiyle tasdik mi etmeli, büyümek için kullanıcıyı kullandığından lanetlemeli mi?

“Tüketim nesnesi” bir aşağılama ifadesidir. Ancak başarılı markaların gerçekten bir tüketim nesnesi olup olmadığını tartışmak gerekir mi acaba? Markaların, tüketicinin duygusal ihtiyaçlarına cevap vermeleri, neden açlık içgüdüsüne cevap vermelerinden daha gayri ahlaki olsun?

Peki, annemizin kurabiyeleri tek başına bir “tüketim nesnesi” midir?

Şu noktayı açıklığa kavuşturalım: Selim Bey tüketim nesnesinin bir aşağılama ifadesi olduğu fikrini “”Arzu nesnesi” diye bir kavram vardır, aslında “tüketim nesnesi”nin, bunun alt kademesini oluşturduğu düşünülür.” sözleriyle açıklayıp beni “Bizim tavuk yeme şeklimizle tilkinin tavuk yemesi arasındaki farkın Maslow’la ne ilgisi olabilir?” başlıklı makalesine yönlendirmişti.

banksy

Banksy, Early Man Goes to Market (Fark edilene kadar British Museum’da sergilendi)

Sanırım çok yakın bir zaman içerisinde tüketim nesnesiyle arzu nesnesinin artık aynı şeyleri ifade ediyor olduğu gerçeğiyle yüzleşeceğiz.

Barnard’a göre “İnsan olmak, görsel desenlere, şekillere, dokulara ve ritmlere tepki verecek potansiyele sahip olmak anlamına gelir.” Zaman içinde, bu özelliğimizle, arzularımıza temel ihtiyaçların ötesinde hitap eden -ve her bir basamağıyla erimimizi anlatan- şeyler yarattık. Bu şeyler bireysel erimle gereksinim hâlini aldı. Bunlara bir değişim değeri yükledik; erimimiz arttıkça hale genişledi, genişledi, genişledi… Değişim değerinin anlamı şeylerin tüketilebilirliğiydi, ve erimin kapsamına giren her şey bu gerçekliğe dahil oldu. Metalar yarattık, metalaştırdık. Bunlar üzerinde konuştuk, durumu eleştirdik; değişimse söylenenleri dinlememekle kalmadı, azgınlığıyla gün geçtikçe devleşti.

İnsanın erimiyle beraber sahip olduklarının niteliğinin de artması elbette ilerleme ve gelişim adına insanın çabasını ve başarısını gösteriyor. Ancak daha nitelikli şeylere sahip olmakla kişiliklerin bu şeylerle yaratılıyor oluşu arasında ince bir ayrım var. İnsanın kendini tanımlama arzusuna dayanan bir ayrım. İnsan kendini maddi kapasitesiyle mi tanımlamalı, mana içeriğiyle mi? Elbette ikisi de tanımlamanın bir parçası, söylemeye çalıştığım, ‘insan’ dediğimiz kavrama hakkını verecek tanımlama hangisinden destek almalı? Maslow’la okuyacak olursak, kendini gerçekleştirme sürecine nasıl bir etkisi var maddi olanakları temel alan tutumun? Doğu felsefesinde vardır ya, “En zengin insan en az şeye ihtiyaç duyan insandır.”

Altın ve değerli madenlerle yaratılan imgesel varoluş, onların doğada az bulunan, bu nedenle maddi değeri, yani maddeye dayanan değeri önsel anlamıyla gerçekten yüksek olarak nitelendirilen şeyler olmasının yanında, tam da bu yüzden elbette erkin sembolü olmuştur. Ancak bugünün ‘altın kolyeleri’ maddeye dayanan değeri, hatta niceliği yönünden değil, nitelik olarak da yüksek değeri olmayan şeyler-Sözgelimi bilmem kaç sente maledilen bir Nike ayakkabı. Pazarlama stratejileri elbette yüzyıllar önce bunun farkına varmış. Manevi değerlere yüklenmesi gereken önemin bilincinde olarak pazarladıklarını bu alana kanalize etmiş: İlk paragrafta bahsettiğim ‘mana’ya dâhil olma’ çabası sözkonusu. ‘Duygularla metaları özdeşleştirme.’ Bunun sonucunda arzularımızın bu toplumsal sistemin üretebildikleriyle sınırlı olması da cabası.

bmwad

 BMW’nin çekiciliği. Bu çekiciliğin eril olarak verilmesi, bir arabanın estetik değerini vurgulayan kadınsı güzellikle  ilişkilendirilmesinden daha farklı anlamlar taşıyor. Araç resminin kadının değil de erkeğin yüzünü örtüyor olması, kullanıcı kitlesi erkek ağırlıklı olan bir araç için oldukça manidar.

Markaların, tüketicinin duygusal ihtiyaçlarına cevap vermelerinin açlık içgüdüsüne cevap vermelerinden daha gayri ahlaki olabileceği fikri bu bağlamda okunabilir. Manevi açlık da fiziki açlıkla benzer yöntemlerle karşılanacaksa, ki bu olabilir ve oluyor, bunun neticesi ne olur? Bunun sorulması, bunun incelenmesi gerek. Zira günümüzde, ifrat olarak tanımlayabilecek olsak da bu durumun neticesi olarak ortaya çıkmış ve bu kaynaktan beslenen, ‘alışveriş hastalığı’ denilen bir garip rahatsızlık mevcut. İnceleme alanını bu eksende genişletmek…

Benzer bir tüketim ekseni sanat alanında da bulunuyor. Özgür Tiyatro’dan Özgür Başkaya piyasa ve sanatçı arasındaki ilişkiyi sorgulayan yazısında, bu yönde oldukça hassas noktalara değinmiş, sanatçıya bir sorumluluk yükleyerek sanatın tüketime dayanan varlığını gerekçeleriyle reddetmiş. Fikirlerin çoğuna katılıyor olmamın yanında, öncelikli işin toplumsal analizler olması gerektiğini ve bugünü ve burayı inceleyen bir sosyolojiye ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorum. Bu düşüncemi patlangaçtaki yazıya eklediğim yorumla ayrıntıya girmeden belirttim. Yorumda da verdiğim bir alıntıyla düşüncemi özetleyim: “[Postmodernizmi tartmayı ve değerlendirmeyi arzulayanların karşılaştıkları çıkmazlar] postmodernizmin yükselişini simgesel üretim ve yayın uzmanlarının iktidar potansiyelinde artışa yol açan uzun erimli bir sürecin parçası olarak kavramaya ihtiyaç duyduğumuzu işaret ediyor. Sonuçta bu çıkmazlar… postmodernizmin bir sosyolojisini yapma yönünde çalışmamız gerektiğini anımsatıyor.” (Featherstone)

Şu bir gerçek: ‘Annemin kurabiyeleri’ bile artık birer tüketim nesnesi olmuş durumda. Tüketim toplumu gerçekliğini yaşayan tüketicileriz. Yazıyı Ivan Illich’in bir sözüyle noktalayım: “Çok daha fazla sayıda bebeğin inek sütüne ulaştığı doğrudur, fakat zengin olsun, fakir olsun, tüm annelerin sütü de kuruyup gitmektedir. Bebek, biberon ihtiyacıyla ağlamaya başladığında, yani, organizma bakkaldan gelen süte kavuşmaya ve böylece de görevini ifa edemez hale gelen memeden yüz çevirmeye alıştırıldığında, tiryaki tüketici doğmuş olur.

 

 holzer

 Jenny Holzer, Protect Me From What I Want

Sorgulama Sürecine İkici Bir Yaklaşım’ın son kısmı töze odaklanıyor. Ben töz kavramını ‘kalbî’ ile karşıladım, aklın dışındakini tanımlayan kavramı kendi toplumsal literatürümüzdeki ‘kalbî’ ifadesiyle daha iyi ifade edebileceğimi düşündüm. Ama bu kelimeyi geleneksel çağrışımlarla okumak yerine vermeye çalıştığım saf bağlamında değerlendirmek daha faydalı olabilir.

Kendi-Tözsel Çıkarsama

Aşkın inancın kabulü (aşkın iman) salt akılla mümkün değildir. Çünkü inancın kabulü eksiksiz bir doğrulama gerektirir; içkin Aşkın’ı asla kapsayamayacağından, içkin olarak, salt aklımızla aşkın inancın tüm sorularına cevap veremeyiz. Bu noktada devreye ikinci karar mevkii ‘kalp’ girer. Akıl içkin’e, ‘işleyiş’e, ‘birikim’e duyulan saygıysa, kalp de ‘öz’e duyulan saygıdır. Bu iki saygı sentezlenmedikçe ‘varoluş’a olan saygı asla gerçekleşemeyecektir; buysa varlığın inkarı ve aşağılanmasıdır. Varoluş akılla beraber kalbi de içerir, bu düzgü atlandığında varoluşla ilgili sorunlar ortaya çıkar; zira var olanlar olarak varoluşu inkar edemeyiz. Hakkımızda (ontolojik olarak) tek apriori varolduğumuzdur, bu varoluş aşağılanmayı kaldıramaz. Rasyonel düşünce ve pozitivist algının eksikliği burada yatar. Tüm olaylar bir yere kadar algısal-çıkarsamayla açıklanabilir, ancak bir yerden sonra bu yetersiz kalır, sıra tözsel çıkarsamaya gelir. Muhakeme sürecinin işleyişi budur.

(Buraya bir not düşmekte fayda var: kendi-tözsel-çıkarsamamızın mahiyetini kavramanın olanaksızlığından ötürü onu geleneksel ‘kalbî’ kavramıyla özdeş tutmuş olsam da, bu kelimeyi her kullanışımda kelimenin geleneksel anlamından ziyade ‘töze ait olan’ ifadesini belirtmeye çalıştığım anlaşılsın. Evet, kalbî olanın niteliği tartışılabilir; ancak töze ait olanın kalbî olanla bir olup olmayışı da belirsizdir ve bu belirsizlik kendi varlığımız’daki anlaşılamayanı belirtme çabası gibi zor ve belki anlamsız gelebilecek bir çabaya sebebiyet verir. Algılanamayan ve anlaşılamayan olması, bu kavramların benim şu anda kağıt üzerinde anlatmaya çalıştığım ‘şeyler’e birebir gönderme yapmamı olanaksız kılar; demek ki çabam bu kavramı / kavramları açıklamaya çalışmaktan ziyade, tözün varlığından bahsetmek, ya da, gönderme yapılan şey(ler)i ortaya çıkarmaktan çok gönderme yapma eyleminin ta kendisidir.)

Kalbe verilen önem dogmatik olma anlamına gelmez, ancak böyle anlaşılmaktadır. Bu durum aklın işleyişini kavrayabildiğimiz halde kalbin (tözün) işleyişini kavrayamayışımızdan kaynaklanır. Kendi sürecimize hakim olma arzusu, benliğimize, kendi varlığımızı bilebilmemiz ve anlayabilmemiz gerekliliğini dayatır; halbuki tözsel işleyiş süreci algı alanımızın (ki bu alan ‘birikim’lerle sınırlıdır) dışında kalır. Halbuki sınırlarımızın ne olduğunu asla bilemeyiz*; bu bakımdan kendi benliğimizi bilip anlayabilmemiz ve ona hakim olma gerekliliği hissetmemiz bir yanılsamadan ibarettir. ‘Aşkın’ ın evrensel kümesindeki içkin olarak aşkını anlama çabamızda (bu çaba yalnızca bir karar süreci gerektirmesi sebebiyle anlamlıdır; zira aşkını tam manasıyla yahut gerçekten anlamamız mümkün değildir, ancak ‘varoluş’un kendi varlığı bir anlama çabası (kendini anlama çabası) gerektirir. Bu çaba bir çeşit sorgulamaya ihtiyaç duyar. Varoluş anlamsal olarak daima bir ve aynı olduğundan aşkını anlamaya çalışması, yani, aşkının varoluşunu sorgulaması, kendini anlamaya çalışması ve kendi varlığını (var olduğunu, ne olduğunu) sorgulaması demektir. Bu bakımdan varoluşumuz Aşkın olmasa da içkine göre aşkındır ve bizim hakkımızdaki -şimdilik, en başta- tek gerçektir.) bir karar süreci gerekliyse, bu karar da yine içkinliğimiz hasebiyle akılla beraber kalbi (tözü) de kapsamak durumundaysa, karar aşamasının sonuca giden yolunda ikisi de varolduğundan birinin diğerinden daha önemli olduğunu söyleyemeyiz. Birinin eksikliği süreci yarım bırakır, ne kadar yol katedilmiş olursa olsun, sonuca ulaşılamayacağından işleyiş geçersizleşir.

 

___________________________

*”İnsanoğlu kendi aklının büyüklüğünü ve gücünü tahmin bile edemez.”(G.F.Hegel) Kalbî (tözsel) olanın ne demek olduğunu asla tam olarak bilemeyeceğimizden, Hegel’in burada ifade ettiği aklın büyüklüğü ve gücünü bizim bahsettiğimiz sınırsızlık şeklinde okumak yanlış olmayacaktır.

Sanat Transandantalizmi ve Kavramsal Ayrımlar

Sanatta ‘aşkın’lık, içkin’in aşkın Niteliği

Eğer ‘sanat aşkınlığı’ndan bahsedeceksek, kavramları karıştırmamak ve algı bulanıklığına düşmemek için bir takım temel kavramları açığa kavuşturmamız gerekiyor. Öncelikle sanatın aşkın niteliğini sorgulamamız lazım: Aşkın içkinden hasıl olur mu? Hayır, içkin aşkınla sonuçlanmaz ya da aşkını üretmez. Ancak sanat gibi olgusal (yani tanımı yapılmış, bireyselliğin ötesine geçmiş) bir kavram için onun bireysel içkinliğin ötesine geçtiğinden bahsedebiliriz. Buysa kısıtlı içkinden daha kapsamlı bir ‘görece kısıtlı olmayan içkin’, bir ‘içkin-üstü’ olarak nitelendirilebilir. Katiyen aşkın olmasa da, bireysel bir anlam taşıyan ‘içkin’ kavramının ötesine geçtiğinden aşkın olarak adlandırılır. Bu tanım bireyselliğin ve içkine-göre tek yanlılığın bireysel -ve bencil- bakış açısıyla yapılmıştır.

İçkin, içkin-üstü, aşkın, Aşkın

Bu durumda, bizlere ait olandan (içkinden) çıkan ancak niteliği algısal tasavvuru aşan bir tözsel durum, içkin-üstü, veya, tözsel aşkın, veya aşkın olarak nitelenmelidir.

Sanat insana ait olan ve insandan çıkan bir uğraş olduğundan sanatın aşkınlığı bu kapsamda değerlendirilmelidir.

Aşkın, tasavvurun ötesindeki, kendi niteliğine yalnızca kendisinin birebir göndermede bulunabileceği, bizim içinse yalnızca kavramsal olarak varolan bir olgudur. Bu, Aşkın’ın kendi-özü için geçerlidir. Ancak insana ait olan töz, yani içkin-üstü, yani aşkın, Aşkın’ı kavramsal olarak tanımaktan fazlasını ister. Tanımanın üzerindeki bu ‘bilme’ isteği, aşkın’ın (aşkının nitelikte içkin olana ait olduğunu unutmamak gerek) niteliğindeki eksikliklerden ötürü Aşkın’a birebir gönderme yapamaz olduğundan, Aşkın’ı aşkına indirger ve göndermelerini, oluşturduğu bu yeni ‘indirgenmiş küme’ye yapar. Her durumda içkin olanın anladığı Aşkın, içkin tarafından algılanabilen / algılanabilir aşkındır.

 

küme1

A : aşkın
E : Aşkın
E’ : aşkınlaştırılmış (indirgenmiş) Aşkın

 

Bu yüzden aşkının tanım kümesiyle aşkınlaştırılmış Aşkın’daki değer kümesi tutarlı görünse de, tanımların göndermelerinin Aşkın’ın değerleriyle tutarlılığı asla bilinemez. Kısaca aşkın Aşkın’ı anlayabilmek için onu aşkına indirger ve öyle tanımlar, ancak bu tanımların doğruluğundan hiçbir zaman emin olunamaz.

İçkin-üstü’nün Anlaşılmasında Önemli Bir Nokta

Kavramlar arasındaki bu hassas ayrımı belirleyebilmek için içkin kavramını da irdelememiz gerekir. İki türlü içkin vardır:
1. Kavramsal içkin: Bizim terminolojimizde insana ait olan, insansı, kısıtlı, sınırları olan, aşkın olmayan.
2. Pratik içkin: Her insanın ayrı ayrı durumunu belirten, bireysel ‘içkin olma durumu’.
Bu iki kavram arasında anlam karmaşasına yol açmamak için ilkine ‘İçkin’, ikincisine ‘içkin’ diyelim

‘İçkin’, kavram olduğu için tanım olmanın ötesine geçmez, canlı değildir. Ancak ‘içkin’ yaşayan bir şeydir, İçkinliğin uygula(n)ma biçimi, tezahürüdür. Bireysel önem arz eder.

İçkin-üstü, bu bakımdan, ‘içkin’e yapılan bir göndermedir. İki şeyi ifade eder:
1. Algısal olanın ötesinde olan, töz’den çıkmış, varlığımızdaki ‘bilinmeyen’e ait olan, içkinimizdeki aşkındır. ‘aşkın’dır, çünkü içkinliğimizle sınırını kavrayamayız, ancak bizde mevcuttur.
2. Bireyselliğin ötesine geçmiş, toplumsal diyebileceğimiz bir nitelik arz eden, bu şekilde bireysel olan içkin’in ötesinde bir içkin-üstü. Kısaca kolektif bir içkin.
Bu iki kavram arasında anlam karmaşasına yol açmamak için ilkine ‘içkin-üstü’, veya ‘aşkın’, ikincisine de ‘İçkin-üstü’ diyelim.

 

küme2

E : Aşkın
E’ : aşkınlaştırılmış Aşkın
T : İçkin-üstü
A : aşkın (içkin-üstü)
I : içkin

 

Tekrar hatırlatmakta fayda var, ‘Sorgulama Sürecine İkici Bir Yaklaşım’, sanatta transandantalizm ve eser seyrinin veya okumasının bu eksende değerlendirilişinin algılama biçimini sormaya yönelik bir çabadan ibaret. Söylendiği gibi, bu ikici yöntem akıl ve töz temelinde hareket ediyor ve tanımlamaları bunların işleyiş mekanizmalarına göre ortaya koymaya çabalıyor. Tözsel olanın anlamını, sorgulama/yorumlama sürecindeki yerini biraz daha ayrıntılı biçimde bir sonraki yazımda toparlamaya çalışacağım.

Sanatta transandantalizmin (sanatta aşkınlık veya sanatın aşkınlığı) ne anlama geldiğini anlamaya çalışırken, kavramların, ilksel anlamlarını yerine oturtarak anlaşılabileceğini farkettim. Bu süreç zihnimde oldukça basit bir kavramsal ayrımla sonuçlandı. Sorgulama sürecini temel alan yöntemim kabaca akıl ve töz ayrımından yola çıkıyor. Fazla uzun olmasa da, fikirlerin derli toplu olması amacıyla konuları başlıklarla ayırdım. Yöntemimin özellikle saf akılcı tutumu benimsememesiyle şekillendiğini belirtmem gerek.  Aynı zamanda bir Aşkın kabulüyle hareket ediyor. Bu tahlil çabası yalnızca kavramsal bulanıklığın önüne geçmek amacı taşıyor. Vakit darlığından ötürü bu yazıda yalnızca giriş yapacağım, devamını (ve asıl meseleyi) bir sonraki yazıya bırakıyorum.

Giriş 

İlerlemenin anlamını yitiridiği bir çağda belki ekseni değiştirmek gerekiyor, bu benim sıkça söylediğim bir şey. Belki gelişmenin karşılığı olarak (gelişmek?) ileri yerine yukarı tabirini kullanmanın vakti gelmiştir.

Yukarıya giden yol, gelişimin yeni hali, aşkının dünya içinde temellendirilmiş (ne derece, ne şekilde? Çokça akıl, fakat son kertede töz olması bakımından rasyonel ve pozitif açıdan kabul edilmeyecek) bir yöntemle, içkin olanın aşkın olan(l)a bizzat gelişmesi ve benzer şekilde dünyanın (mekan) ve akışın (zaman) aşkın olan tabanlı algılanmasıdır.

İçkin (insani) olarak sorgulama ve karar sürecimiz akıl tabanlıdır ve akıl doğrultusunda sürer. Ancak sürecin bizim açımızdan belirsiz ama yine bizde temelli ikinci bir yönü daha vardır. Bu kısım, tözsel süreç, yani kalbî karar aşamasıdır. Bu şekilde, kararlarımızı aklımız ve kalbimizle, yahut, metodolojik olarak, kendi-algısal-çıkarsama veya kendi-tözsel-çıkarsama temelli veririz. Anlaşılamayışı ve hakim olunamayışı bakımından kendi-tözsel-çıkarsama, sınırı kestirilebilmezdir. Bu yüzden algıdan sirayet edebilecek akıntılara maruz kalındığında bu durum fark edilmeyebilir. Bilinçaltı kendi-algısal-çıkarsamalar, kalbî olana benzer şekilde (bir süreliğine de olsa) bilinemez olduğundan, bu ikisinin karıştırılması mümkündür.* Sorgulamanın içkin niteliği, bu bağlamda, onun dogmatik olmaktan kurtulmuş olmasının garantisini vermez.

İçkin sorgulama (sorgulamanın daima ‘insani’ bir nitelik taşıdığını ve ne şekilde olursa olsun aşkın olamayacağını bir kez daha vurgulamakta fayda var), gerçek anlamını içkin temelli yöntemle kazanır; kendi-çıkarsama ifadesiyle kastedilen bu yöntemdir.

Kendi-çıkarsamanın ilk ve uzun, çaba bakımından daha yoğun olsa da asla daha değerli diyemeyeceğimiz yöntemi kendi-algısal-çıkarsamadır. Bu yöntem ‘akıl’ın, tam anlamıyla özgür iradenin ta kendisidir. Bilimsel yöntem zaten akılcılıkla temellendiğinden ve bilimsel bilgiye ulaşma yolu başka şekilde mümkün olmadığından bu başlık üzerinde fazla durmayıp yalnızca kısa bir Emil Cioran eleştirisi  ile kalbî-tözsel olanı anlama yolunu açmaya çalışacağım. Şu noktayı vurgulayım: Tahlil çabam elbette, yine içkin niteliğinden dolayı, eksik ve yanlışlanır olabilir.

Salt Aklın Umutsuzluğa/Yıkıma Mahkum Oluşu – Bir Cioran Eleştirisi

“Kökeninde aldatıcı ve yıkıma mahkum olmayan hiçbir ‘yeni’ hayat görmedim şimdiye kadar. Her insanın zaman içinde ilerleyip bunaltılı bir geviş getirmeyle kendini tecrit ettiğini, yenilenme niyetine de ümitlerinin beklenmedik yüz buruşturmasıyla karşılaşıp kendi içine düştüğünü gördüm.”(1)

“Maddenin dışında her şey müziktir: Tanrı bile sesli bir halüsinasyondan başka şey değildir.”, “Ebediyetin nasıl evrim geçirebileceğini anlamamızı yanlızca org sağlar.”(2) Müziğin coşkunluğu bir içkin-üstü’dür, ancak içkinden çıkmış olarak asla Aşkın değildir. Bireysel içkine görece aşkın olabilir, onu aşması bakımından. Ancak aşkın değildir.†

Bu Romen düşünürün başka bir kitabından alıntı: “Eğer Tanrı’ya inansaydım, kendimi beğenmişliğimin haddi hududu olmazdı: Sokaklarda çırılçıplak dolaşırdım.” (3) Aklın yetersizliği. Varoluşun aşağılanması. Sürecin reddi. Bu alıntının analizi, “Aşkın’a inansaydım içkini yok sayardım.” İçkine bağlı bencil bakış açısı Aşkın’ı yahut içkin dışında başka bir temelin varlığını tasavvur edemediğinden doğru yorum yapamıyor: “Zengin olsaydım fakirlere yardım ederdim.”

“Zamanın içine yerleşmek istedim; oturulmaz bir haldeydi. Ebediyet’e doğru döndürdüğüm zaman, ayaklarım yere değmez oldu.”(4) ‘Ben’ zamana sığmaz, ben’in ayaklarıysa ebediyette yere değmez.

“Herkesin “Ya Tanrı ya ben!” dediği bir an gelir; ve girişilen mücadeleden iki taraf da küçülmüş çıkar.”(5) Halbuki ben ve Ben arasında bir ayrım koyulmazsa, yorumlar yanlış anlamlar yüklenir. “Ya Tanrı ya ben” gerçek olabilir, ancak aynı cümle içinde kullanılacaksa, Tanrı ve ben değil, Tanrı ve Ben kullanılmalıdır. ‘ben ve Ben’ doğrudur, ilki benliğin içkiliğine, diğeri aşkın niteliğine göndermede bulunur. Ancak Tanrı ben ile değil, Ben ile anılmalıdır. Bu şekilde “Ya Tanrı ya ben”, yerini “Tanrı ve Ben”e bırakır.

 

________________________ 

* Sözgelimi katolik bir anne babadan doğan ve katolik anlayışla büyütülen bir çocuk, inancını akıl süzgecinden geçirip kalbî karar aşamasına geldiğinde bilinçaltında varolan dogmayı kabulü seçip kalbi süreci bu şekilde tamamlayabilir ya da tamamladığını zannedebilir.

(1) E.M.Cioran, Burukluk, Metis Yay.

(2) A.g.e.

†içkin-üstü’ne sanat transandantalizminden bahsederken değineceğim.

(3) E.M.Cioran, Çürümenin Kitabı, Metis Yay.

(4) E.M.Cioran, Burukluk, Metis Yay.

(5) A.g.e.

Mesele fazlaca konuşuldu, biraz can sıkıcı bir hal aldı, ama ille de konuşulması gereken bir konu olduğunu düşünüyorum. Herkes Boğaziçi Üniversitesi’ndeki “Peşmerge Şov (!)”u muhakkak duydu, yine yerinden zıpladı, dudaklarını ısırdı. Hürriyet’in -bu tutumlarda alıştığımız biçimiyle- paranoyak sunumunu ben de çok rahatsızlık verici buldum. Paranoyanın, en son Dil Tarih’te gerçekleşen üzücü olaylarla gördüğümüz, nevrotik yansımalarının olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Bu koşullarda, sanatı da dahil eden bir erim içerisinde ifade özgürlüğünün vazgeçilmez olduğunu belirtmemiz gerek.

Ulus-devletin işleyiş mekanizmasının asimilasyon üzerine kurulu olduğu bilinen bir gerçek. Hepimizin uzlaştığı noktalar var: Kan birliği, Türklük ifadeleri yerini toprak birliği, Türkiyeli ifadelerine bırakıyor.  Tek dil ve tek kültür, ulus-devlete ait bir söylemdir ve asimilasyonu temel alır. Biz buna artık niteliksel yozlaşma olarak da bakamayız, 20.yy Avrupası’nın belli bir oluşum sürecine ait tutumu bugün terk edildi. Alt kimliklerin kültürel nitelikleri bizler için vazgeçilmez bir önem taşıyor. Bunu reddetmek halini değil cahillikle, haksızlıkla bile ifade etmek zayıf kalıyor. Kültürel varlıklar tabii ki eski söylemi kaldırabilecek durumda değil, kaldı ki 21.yy farklılıkların yüceltildiği, ‘bir arada yaşamak’ olgusunun incelendiği, hatta küresel ölçekte bir bütünlük anlayışı üzerinde yoğunlaşmak çabasının olduğu bir yüzyıl. Demokratik devletse birlikteliği, farklılıkları içselleştirmenin tek yolu olan toprak bütünlüğü ilkesinden yola çıkmakla sağlıyor ve ulusal niteliğini mantıklı temellere oturtuyor, lafız bu ise.

Çok geç haberim oldu, bu yüzden üzgünüm. BÜFK (Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü)  kamuoyu açıklamasıyla beraber bir imza kampanyası başlatmış.  Medyada yer alan bu provokatif tutumu kınıyorlar, ve diyorlar ki:

“Biz aşağıda imzası bulunan gruplar ve sanatçılar olarak son dönemde ülkemizde temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasından ve bölücülük-irtica gibi kavramların sanatsal ve politik ifade özgürlüğünü kısıtlama girişimlerinin bahanesi haline getirilmesinden kaygı duymaktayız. İfade özgürlüğü sadece sanatçılar için değil toplumun tüm kesimleri için vazgeçilmez önemdedir. BÜFK’ün, sergilediği bir gösteri üzerinden medya aracılığıyla açık hedef haline getirilmesi ve “Hepimiz” dans-müzik gösterisinin sergilenmesinin engellenmeye çalışılması, ifade özgürlüğünü ihlal etmektedir. Bu, aynı zamanda üzerinde bulunduğumuz coğrafyada halkların bir arada, barış içinde, kardeşçe yaşama arzusuna yapılmış bir saldırıdır. Adım adım örülen anti-demokratik bir siyasal sürecin, laik-dinci, vatansever-bölücü Kürt-Türk, Ermeni-Türk gibi birçok suni karşıtlıklar yaratılarak haklılaştırılmaya çalışıldığı bir dönemde, BÜFK’e yapılan karalama kampanyasının ortaya çıkması ülkemizin geleceğiyle ilgili kaygılarımızı daha da artırmaktadır.”

BÜFK’e destek vermek için  http://www.bufkedestek.org/index.php adresine girerek 3 Haziran gecesine kadar imza atabilirsiniz.

İfade özgürlüğünün en ciddi sıkıntımız olduğunu düşünen biri olarak, böylesi yapıcılıktan uzak, yıkıcı ve olumsuz düşüncelere meyilli tutumlar karşısında varlığımızı hissettirmek zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Demokrasiyi kendi algı sıkıntılarından ötürü tanımlayamayanlar, kendi kalıplarına yerleştirmeye çalışarak, zaten bu ifadeyi tanımamış, ne demek olduğunu bilmeyen insanların kavramı özümsemesine engel teşkil ediyorlar. Defaatle söylendi, ve söylenmeye devam edecek: Bu, “demokratik olma hali”dir.

 

Dipnot: Kime ait olduğunu bilmediğimden fotoğrafları yazıya eklemedim, haber için http://www.hurriyet.com.tr/gundem/6521999.asp?gid=180

“Yeni bir dil mi?”

“Evet. Nihayet söyleyeceklerimizi söyleyebilecek bir dil. Çünkü bizim kelimelerimiz dünyaya denk düşmüyor. Nesneler bir bütünken, kelimelerimizin onları ifade edebileceğine güvenimiz tamdı. Ama bu şeyler yavaş yavaş parçalara ayrıldı, paramparça olup kaosa düştü. Yine de kelimelerimiz aynı kaldı. Kendilerini yeni hakikate uyduramadılar. Bu yüzden, gördüğümüz şey hakkında ne zaman konuşmaya çalışsak, yanlış konuşuyoruz, temsil etmeye çalıştığımız şeyin kendisini çarpıtıyoruz. Bu her şeyi berbat ediyor.

 

magritte

 

Ama sizin de anladığınız gibi, kelimelerin değişme kapasitesi var. Mesele bunu nasıl ispat edebileceğimiz. Bu yüzden şimdi mümkün olan en basit yolla çalışıyorum. O kadar basit ki bir çocuk bile ne demek istediğimi anlayabilir. Bir cismi anlatan bir kelime düşünün: mesela ‘şemsiye’. Ben ‘şemsiye’ kelimesini söyleyince, kafanızda bir cisim beliriyor. Tepesindeki açılır kapanır çubukların üstünde su geçirmez bir kumaş bulunan ve açıldığı zaman sizi yağmurdan koruyan bir çeşit sopa.Bu son ayrıntı önemli. Bir şemsiye sadece bir şey değil, işlevi olan bir şeydir. Bir başka deyişle, insanın iradesini ifade eder. Durup düşünürseniz, işlevi olması açısından, her cisim şemsiyeye benzer. Kurşunkalem yazmak, ayakkabı giymek, araba sürmek içindir. Şimdi benim sorum şu: Bir şey işlevini artık yerine getirmezse ne olur? Hâlâ o şey midir, yoksa başka bir şey mi olmuştur?

 

magritte

 

Şemsiyeden kumaşı yırtıp atarsanız şemsiye hâlâ şemsiye midir? Çubukları açın, başınızın üstünde tutun, girin yağmurun altına, sırılsıklam olursunuz. Artık bu nesneye şemsiye demek mümkün müdür? İnsanlar genellikle diyor. Çok çok şemsiye bozuk diyeceklerdir. Bana göreyse, bu ciddi bir hatadır, bütün dertlerin kaynağıdır. İşlevini yerine getiremediğinden, şemsiye şemsiye değildir artık. Bir şemsiyeye benzeyebilir, bir zamanlar şemsiye olabilir ama artık başka bir şey olmuştur. Halbuki kelime aynen kalıyor. Hal böyle olunca, artık o şeyi ifade edemiyor. Yetersiz kalıyor; yanlış; göstermesi gereken şeyi gizliyor. Eğer elimizdeki sıradan, gündelik bir şeyin adını koyamıyorsak, bizim için gerçekten önemli bazı şeyleri konuşabildiğimizi nasıl iddia ederiz ki? Kullandığımız kelimelerdeki değişim mevhumunu kabul etmeye başlamazsak, kaybolmaya devam edeceğiz.”*

 

magritte-empty-mask-1928.jpg

 

“Kelimelerle düşünülür.” Şayet bu görüşü olumlayacaksak, kelime sözcüğünün alışıldık anlamından uzaklaşmamız gerekiyor. Bunu yapmazsak sanatı bu ortam içerisinde nereye yerleştireceğiz? Sanatı düşünle adlandırmayacaksak onun bu son yetmiş-seksen yılını, bir Pollock’u, bir Rothko’yu nasıl (neyle) değerlendireceğiz? Karşısına geçip renklerinin güzelliğini ve birbirleriyle olan uyumunu mu konuşacağız?

Tabii ki hayır! Anlatmaya çalıştığım şey şu: Kelime anla(t)ma aracı olarak düşüncenin varlık koşuluysa, Miro’nun kıvrımları da, Mondrian’ın takıntılı çizgileri de birer kelime olarak okunmalı. Tek fark harflerin biraz farklılaşmış olması. Adı üstünde, yapıt okumak! Sanat bir estetik nesnesi olmanın yanı sıra düşünsel bir aktivitedir. Sanatın dilini anlamak, kullandığı kelimelerin bilgisine sahip olmaya bağlıysa, bir yapıtın yahut sanatçının dilini anlamak için önce onun söz varlığını analiz etmemiz gerekir. Bu analiz saf izlenimle fantazmada gerçekleşebileceği gibi, tarihsel, coğrafi, ideolojik temeller üzerinde şekillenerek bunlarla ilgili bir altyapıyı da gerektirebilir. O halde, nasıl yabancı bir dille konuşan birini bir şey anlatmamakla, öylesine, anlamsızca konuşmakla suçlayamazsak, sanat eserini de benzer görüşlerle yargılayamayız. Fakat şu da bir gerçek: Dil bize çok yabancıysa konuşmacı pekâlâ ‘anlatır gibi’ yapabilir! Ancak ne yazık ki elimizden ona güvenmekten başkası gelmiyor. Hatta şayet böylesi kandırmacalar varsa, bunların yine sanatçının kendi dili olduğunu, ancak anlamlarını sanatçının kendisinin de bilmediğini, dahası, aslında bilmesi de gerekmediğini söyleyen psikanalitik yaklaşımlara rastlamışlığım var…

Her durumda, izleyenler olarak giriştiğimiz okuma çabasının nesnesi, tıpkı bir edebi eserde ya da bir sohbette olduğu gibi bizimle ‘bir şeyler aracılığıyla’ konuşuyor. Anlasak da anlayamasak da, tanımlasak da tanımlayamasak da, konuşuyor.

 

Resimler René Magritte, sırasıyla Görüntülerin İhaneti (The Treachery of Images) (1928-29), Rüyaların Yorumları (The Interpretations of Dreams) (1930) ve Rüyaların Yorumları II (The Interpretations of Dreams II) (1930)

*Paul Auster’ın Cam Kent’inde (New York Üçlemesi 1) Stillman’ın Quinn’le konuşmasından bir parça. (Metis, 1993)

1964 İngiltere doğumlu Liam Gillick, video ve bilgisayar gibi çeşitli iletişim ortamlarından yararlanmanın yanı sıra, enstalasyonlarıyla da iletişimsel anlatımı benimseyen bir tutum sergiliyor. Biçimsel anlatımı rahat anlaşılır ve sade, medya ortamlarını iç içe geçirirken izleyiciyi zorlamıyor. Doğrudan mesajın verilmesine yöneliyor.

 

gillick

 

Liam Gillick, Driving Practice, 2004

 

Bu tutumuyla onun postmodern sanatın eleştirildiği noktalardan kısmen ayrılmış olduğunu söyleyebiliriz. Gillick bununla aslında bize şunu hatırlatıyor: Evet, postmodernler mesaj veriyorlar, bu doğru. Ama sanat yapıyorlar. Bu toplumun en belirgin özelliği iletişim ise, sürekli değişen gerçeklik karşısında sanat kendini yaşatmak zorunda; ve Gillick bunu sadece bir değil, belki yirmi bin fikrin şimdinin yanılsamasıyla geçmişin yanılsaması arasında aktığını söyleyerek ifade ediyor. Tate Galerisi onun çalışmalarını yorumlarken “inşa edilmiş dünyaya bağlandığını, varlık-öncesi söz varlığını ödünç alarak ideoloji ve onun işletim sistemleri arasındaki gerilimi araştırdığını” söylüyor.

 

gillick2

 

 Liam Gillick,  Delay Screen (The Wood Way), 1999

 

Gillick aynı zamanda heykel, yerleştirme ve mimariyi iç içe geçirerek sınırları ortadan kaldırıyor. Yerleştirmenin yanı sıra mimari uygulamalar da gerçekleştiriyor olması, çalışmalarıyla sınırları buharlaştıran sanatçının hassas konumunu ortaya koyuyor.

Bir an için disiplinlerin epistemelerini bir kenara bırakalım, yalnızca görsel kodlara, duy(g)usal alımlamamıza yoğunlaşalım. Şöyle bir gevşeyip yalnızca görünüme baktığımızda, farklı disiplinlerde ortak olan noktayı, görsel ifadenin en dolaysız ve yalın aracı çizgiyi görürüz. Yerleşmiş düşüncelerimizi endüklediğimizde oluşacak akım pre-bilgisel, başlangıca değgin ve en saf yaratım biçimini (ya da anlayışını) tetikleyecek, kendi bilincimizde yarattığımız, adeta dogmatik ama (tüm dogmalarda olduğu üzere) nedeni bilinmeyen sınırları ortadan kaldıracaktır.

 

hadid-bmw.jpg

BMW Merkez Binası, Almanya (Hadid)

wally118.jpg

118 Wallypower

valleaceron-chapel.jpg

Valleaceron Şapeli, İspanya (Sancho-Madridejos)

lamborghini-murcielago-lp640-versace_2.jpg

Lamborghini Murcielago

 

Söz konusu olan yaratıcı edimse, dışavurumların girdiği biçim, disiplinlerin fiziksel ve bilgisel zorunlulukları dışında birbirinden farklı süreçlere tabi olmaz. Plastik anlatımın snırları içerisine birbirleriyle sürekli kesişen heykel, mimari ve tasarım kümelerini yerleştirmekte hiçbir sakınca yok. Zaten 21. yüzyılın görsel kültürü, modern uzmanlaşma anlayışının yavaşça terk edildiğini gösteren örneklerle dolu.

 

Holzer’ın Gerçeklik İmleri

Jenny Holzer, Selections From Truisms, 1992.

Postmodern sanatta gerçeklik algısı: Postmodern sanat, iletişim araçlarından faydalanarak (Holzer’ın çalışmasında led tabelası), mesajı gündelik deneyimlerimizle uyum içinde olacak şekilde verir. Amacı mesaj vermektir ve bunu bizi yormadan yapmayı amaçlar. Holzer’ın çalışmasının bir harf genişliğindeki görüntü alanı, muhtemelen akan yazıya verilecek dikkati yoğunlaştırmayı amaçlıyor (tabii bu sırf sanatçı istediği için böyle yapılmış da olabilir); ancak bu dikkat çabası anlamların alımlanmasını zorlaştırıyor. Yazıyı takip etmeye çalışırken beynim cümlelerin anlamlarını şekillendirmekte zorluk çekti.

Postmodern sanatın eleştirisi, çoğu zaman mesajı verme yöntemine yöneliktir. Postmodern sanat izleyiciyi sarsmaz, adeta onun suyuna gider. Ayrıca sunum şekli, günümüz reklamlarının (ticari iletişimin) parıltılı ve dikkat çekici yöntemlerini benimser, buysa izleyicinin dikkatini mesaja değil, eserin kendisine vermesine sebep olur.

 

kruger

 

David Harvey, Postmodernliğin Durumu adlı meşhur kitabında (Metis, 2003) tüketim sisteminin postmodern anlamlanmasının niteliklerine göz atarken, artık kültürün ayrılmaz parçası olan sermayeyi ortaya koyar ve estetik yargıları böylesi bir anlam düzeyine oturtur:

“...Asıl önemli nokta, karmaşık bir işbölümüne,  promosyon çabalarına ve pazarlama düzenlemelerine yaslanan organize bir üretim ve tüketim sistemi aracılığıyla gerçekleşen kültürel üretimin ve estetik yargıların oluşumunun tahlilidir. Üstelik günümüzde bütün bu sistem sermayenin dolaşımının (ve çoğu zaman da çokuluslu dolaşımının) hâkimiyeti altındadır.

Bir üretim, pazarlama ve tüketim sistemi olarak, bu faaliyet emek sürecinin aldığı biçimler bakımından ve üretimle tüketim arasındaki bağın kuruluşunun tarzı açısından birçok özgül yön içerir. Bu konuda söylenemeyecek tek şey, bu alanda sermayenin dolaşımının varolmadığı ve çalışanların sermaye birikiminin yasaları ve kurallarından haberdar olmadığıdır. Ve hiç kuşku yok ki, tüketiciler çok dağınık olsalar da, ne üretileceği ve hangi estetik değerlerin aktarılacağı konusunda önemsiz sayılamayacak bir etkiye sahip olsalar da, sistemin demokratik biçimde denetlendiği ve düzenlendiği de söylenemez.

O halde, bu şartlar dahilinde ortaya konulacak bir görsel kültür tanımına ihtiyacımız var. Bu şu anlama geliyor: Eğer hakkaniyetli bir anlamlandırma çabası arzuluyorsak, tüketim metodolojisini irdelemek ve çıkarsamalarımızı bu düzleme oturtmak zorundayız.

 Yukarıdaki çalışma: Barbara Kruger, I shop therefore I am.

şiir
Haziran 2017
P S Ç P C C P
« Eyl    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930  
Günümüz dünyası sanat yorumlarına alternatif bakışlar arıyor. Buysa ‘insan’ temelli her tür kavramsal konuyu incelemeye dahil ediyor. İnsanı tahlil etmeye başladığımızda ortalık bir nebze aydınlanacaksa, disiplinlerin farklılığı vesvesesini bir kenara bırakıp olan biteni farklı okumalarla anlamaya çalışmamız en makul yol olacaktır.
fikir
cc

İstatistik

  • 42,746 vuruş