You are currently browsing the category archive for the ‘Toplum’ category.

‘Kapital’ güdümlü şekillenen sistematik metodoloji, tüketicinin cezbedilmesiyle sistemin bekasını korumak zorundadır. Mevcutla yetinmeyen, zamanla tatmin eşiği yükselen ve artık doyumsuzluk noktasına gelen tüketiciye, sürekli ve artan bir cazibe, zamanla doyumsuzluğa cevap verebilecek bir ‘şey’ sağlanmak zorundadır.

Ritzer’in ifadesiyle bir “tüketim katedrali” olarak nitelendirilebilecek sinemalar ve birer tüketim nesnesi olan filmler, hem sistemin gerçekliğini sorgulamada bir araç, hem de birtakım bilim-kurgu filmleriyle bir amaç haline gelmiştir. Kendisi hiper-gerçekliğin bir parçası olan sisteme entegre olmuş beyaz ekran, bu hiper-gerçekliği konu edinerek buharlaşan bir paradoks, bir mobiüs şeridi ortaya koyuyor.

Filmler, doyumsuz seyircinin gerçeklik ötesiyle kendini yok etmekten (Narsissos) başka yolu kalmadığını düşünen simülasyonel kuramlardan etkilenmiş olacak ki, bu paradigmayı irdeleyen düşüncelerden ilham alıyor. E zaten bu kuram tam da bunu öngörüyor, ifade ediyor, inceliyor. Tam manasıyla bir mobiüs şeridi!

Filmlerin kuramsal analizini yapmak için simülasyon ve hiper-gerçeklik teorisine bir göz atmamız gerekiyor. Bu kuramın sözcüsü Baudrillard, simülasyon-simülakr-hipergerçeklik kavramlarıyla hem oldukça soyut ve ‘hiper-gerçek’, hem de oldukça somut ve sosyal açıdan doğrudan-anlatım yolunu benimseyen bir dil kullanıyor. Tüm bu metotların analizini yapmak, onun külliyatına bakışı zorunlu kılıyor. Ben de genel bir fikir vermesi bakımından dört kitabına kısaca değineceğim: Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, Simülakrlar ve Simülasyon, Baştan Çıkarma Üzerine ve Tam Ekran.

 

baudrillard tv

 

A. Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm (1976)

Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm’de Baudrillard, pek çok incelemenin yanı sıra simülasyon kuramını kültürel bir sanallık fikrine temel oluşturacak şekilde ortaya koyuyor. İletişim yolları ve iletişim elemanları / bunu belirleyen etmenler çerçevesinde konuşuyor.

«Tekno-ışıklandırılmış-kinetik mekanla dinamikleştirilmiş mekana dayanan total bir tiyatro görünümüne bürünmüş büyük bir dokunsal İletişim Kültürüne doğru gidilmektedir!

Hemen her yerde zora ve zorlamaya dayalı düzeneklerin yerini gereksinim, algılama, arzu, vb. kavramların işlemselleştirilmesine dayanan bir ortam oluşturma düzeneği almıştır. Genelleşmiş bir çevrebilimi, “kandırmaca” ve bağlam mistiğiyle VII. Planda yer alan (neden olmasın?) “Estetik ve Kültürel Yeniden Yaşama Döndürme Merkezleri” ve bir kadın göğsü şeklinde inşa edilerek”… oluşturulmuş bir ortam aracılığıyla üst düzeyde hoşnut olma olanağı sağlayacak Boş Zamanları Cinsellikle Değerlendirme Merkezine kadar giden ortam simülasyonu. Her sınıftan emekçi bu tahrik etme merkezlerine girebilecektir”. “Silindir biçimindeki küçük bir füzecik etrafında dönen hiperbolik bir çembersel düzeneğe göre” oluşturulmuş şu “total tiyatro” nun yarattığı dinamikleştirilmiş mekanın yol açtığı büyüleyicilik”. Artık ne sahne vardır, ne ara ne de “bakış”. Gösteri ve gösteri özelliği taşıyan her şey sona ermiştir. Gidişat total, kaynaştırıcı, dokunsal, (artık estetik değil) duygulanımlar, (estezik)vs’den yanadır. Bu durumda insan, elinde olmadan kara mizah türü duygulara kapılmakta ve Artaud’nun total tiyatrosu, Vahşet tiyatrosunun iğrenç bir karikatürünü andıran dinamik mekanlı simülasyonu düşünmektedir.» (113,114)

 

B. Simülakrlar ve Simülasyon (1982)

baudrillard

Wachowski Kardeşler, The Matrix, 1999

Simülakrlar ve Simülasyon’da Baudrillard, fantastik kurgulara erksel strateji açısından bakarak bir sosyal durum analizi gerçekleştiriyor.

«Hipergerçeklik ve simülasyon, insanı her türlü ilke ve amaçtan caydırabildiği gibi, bu caydırma yeteneğini uzun süre kendisinden yararlanmış olan iktidara karşı da kullanabilmektedir. Zaten bu güne kadar kapital her türlü gönderen sistemiyle, insancıl amaçların yokoluşuna katkıda bulunmuş ve bu fırsattan ilk önce o yararlanmıştır. Bu şekilde davranarak doğruyla yanlış, iyiyle kötü arasındaki ayrımları ortadan kaldırmıştır. Üstelik bütün bunları iktidarın temel taşı haline getirdiği radikal bir değiş tokuş ve eşdeğerlik yasası oluşturabilmek için yapmıştır. İlk kez kapital soyutlayıcı, caydırıcı, bağları kopartıcı ve toprak bütünlüğünü bozmaya yönelik bir rol üstlenmiştir. Gerçeklikle gerçeklik ilkesini birbirine karıştıran kapital aynı zamanda bu gerçekliği, her türlü kullanım değeri, gerçek eşdeğerlik ilkesi, üretim ve zenginliği ortadan kaldırarak yok etmiştir. Uğruna mücadele edilen şeylerin sahip oldukları gerçek dışılık ve güdümlemenin gücü sayesinde güya bir gerçekliğin ortadan nasıl kaldırılmış olduğunu gördük.» (43)

«Gerçeklik ilkesinin egemen olduğu bir dünyada gerçek, düşsel adlı bir “bahaneye” sahipti. Simülasyon ilkesinin belirlediği günümüz dünyasındaysa gerçek modelin kopyasından başka bir şey olamamaktadır. Paradoksal bir şekilde gerçek bizim için hakiki bir ütopyaya dönüşmüştür oysa bu ütopyanın gerçekleşme olasılığı sıfırdır çünkü bu ütopya yitirdiğimiz gerçeği bir daha ancak rüyamızda görebileceğimizi söyleyen türden bir şeydir.» (168)

 

C. Baştan Çıkarma Üzerine (1988)

tv buda

Nam June Paik, TV Buda, 1974

‘Gözaldatım’ kavramını analizinin temeline yerleştirdiği bu yapıtında Baudrillard, hiper-gerçeklik ve sahtenin yeni-gerçekliği üzerinde duruyor. Bu gerçeklik kaymasını (shift) tehlikeli bir dönüşüm, yok edici bir durum olarak belirtiyor.

«Büyülü simülasyon: Gözaldatım -sahteden daha sahte olduğu için- görünümün sırrıdır.

Ne fabl var, ne anlatı, ne de kompozisyon. Ne sahne var, ne tiyatro, ne de eylem. Gözaldatım hepsini unutuyor ve onları sıradan nesnelerin önemsiz betimlemeleriyle çevreliyor. Dönemin büyük kompozisyonlarında da bunlar yer alıyor; ancak bu tür kompozisyonlarda tek başlarına yer alıyorlar ve resim söylemini dışarıda bırakmış gibiler -aniden “yer almaz” oluyorlar, nesne olmaktan ve dolayısıyla sıradan olmaktan çıkıyorlar. Onlar artık birer beyaz işaret, birer boş işaret; onlar karşıt-görkem, toplumsal, dinsel ya da sanatsal bakımdan birer karşıt-gösterim.» (77, 78)

«I’ll be your mirror

Gözaldatım, ayna ya da resim bizi büyüleyen bu eksik boyutun cazibesidir. Baştan çıkarmanın uzamını oluşturan ve baş döndürücülüğün kaynağı halini alan da işte bu eksik boyuttur. Çünkü, nasıl ki her şeyde belli bir anlam ve anlamını temellendireceği bir yapı bulmak gibi ilahi bir istidat varsa, aynı zamanda, hiç kuşkusuz kendi görünümlerinde ve kendi imgelerinin baştan çıkarmasında kaybolmak gibi; yani, birbirinden ayrılması gereken ölüm ve baştan çıkarma etkilerini tek bir etki halinde bir araya getirmek gibi şeytani bir özlem vardır. Narkissos.

Baştan çıkarma, gösterim ihtimali olmayan şeydir, çünkü gerçek ile onun kopyası arasındaki mesafe; Aynı ile Öteki arasındaki distorsiyon baştan çıkarmada ortadan kaldırılmıştır. Narkissos, susuzluğunu gidermek için pınara eğildi: Onun imgesi artık “öteki” değildi; onu soğuran, baştan çıkaran kendi yüzeyiydi; öyle ki, ötesine geçmeden ona yaklaşamıyordu, çünkü artık ne ötesi vardı ne de onunla yüzey arasında bir yansıma mesafesi. Suyun aynası, yansıtan bir yüzey değil soğuran bir yüzeydi.

“I’ll be your Mirror.” “Sizin aynanız olacağım”ın anlamı, “Sizin yansımanız olacağım” değil “Sizin tuzağınız olacağım”dır.

Baştan çıkarmak, bir gerçeklik olarak ölmek ve bir tuzak olarak kendini üretmektir. İnsanın kendini, kurduğu kapana düşürmesi ve büyülü bir dünyada hareket etmesidir. Baştan çıkaran kadının gücü de buradan gelir; o, kendi arzusuna yakalanmıştır ve bir tuzak olmaktan keyif alır; ötekiler de, sıraları geldikçe bu tuzağa yakalanacaklardır. Narkissos da kendi tuzak-ilkesinde kaybolup gider: Böylelikle, kendi hakikatinden vazgeçer ve oluşturduğu örnekle bir aşk modeli halini alarak ötekileri de kendi hakikatlerinden vazgeçirir.» (85,86)

 

D. Tam Ekran (1997)

Gerçekliğin buharlaşmasıyla sınırların ve mesafelerin ortadan kalkmasını irdeleyen bu yapıtında Baudrillard, Tam Ekran başlığı altında ekranın hiper-gerçekliğini, “kendisinin de ekranın bizzat bir dışplazması” olmasıyla bu sanallığa dahil olduğunu ortaya koyuyor.

«Video, etkileşimli ekran, mültimedya, Internet, sanal gerçeklik: Karşılıklı etkileşim bizi her yandan tehdit ediyor. Her yerde mesafeler birbirine karışıyor, her yerde mesafe ortadan kaldırılıyor: Cinsiyetler arasında, zıt kutuplar arasında, sahneyle salon arasında, eylemin başkahramanları arasında, özneyle nesne arasında, gerçekle gerçeğin sureti arasında bir mesafe yok artık. Bu kavram kargaşası, zıt kutupların bu çatışması, olası değer yargısının artık hiçbir yerde olmadığını ortaya koyuyor: Ne sanatta, ne ahlakta, ne de politikada. Mesafenin ortadan kaldırılmasıyla, “mesafe pathos”unun ortadan kaldırılmasıyla her şey, üzerine karar verilemez bir duruma bürünüyor.

Makineler yalnızca makine üretirler. Sanal teknolojiler mükemmelleştikçe bu gitgide daha da gerçek olmaktadır. Belli bir manevra düzeyinde, suya dalar gibi sanal makinelerin içine dalma düzeyinde, artık insan / makine ayrımı yoktur: Makine, karşılıklı yüz yüze gelmenin iki tarafında da egemendir. Belki siz sadece onun sahip olduğu uzamın uzantısısınız –insan, makinenin sanal gerçekliğine dönüşmüş ve onun aynadaki işlemcisi olmuştur.

Sizi evcilleştirmek için şöyle deniliyor size: Bilgisayar, daha pratik, daha karmaşık bir yazı makinesinden başka bir şey değildir. Bu doğru değil. Yazı makinesi son derece gerçek bir nesnedir. Yazdığınız sayfa serbestçe dalgalanır, ben de onun gibi dalgalanırım. Yazıyla somut bir ilişkim vardır benim. Ak sayfaya ya da yazılan sayfaya gözlerimle dokunurum, ama bunu ekranla yapamam.

Buna karşılık, işletim sisteminde, hiçbir zaman bireylerin kimliği öncelikli değildir, bilgisayar ağlarının kimliği önceliklidir, yani öncelik, bilgisayar ağı kullanıcılarına değil, bizzat ağın kendisine verilmiştir, bütün bunlar şu anlama gelmektedir: Kullanıcı, orada kendini simüle etme olanağını, sanallığın elle dokunulmayan ortamında yok olma olanağını yakalar ve haliyle, kendisi için de olmak üzere, hiçbir yerde işaret noktası bulamaz, sonuçta, her tür kimlik sorunu, ama ötekilik sorunları hariç, böyle çözümlenmiş olur. Böylece, bütün sanal makinelerin çekiciliği, enformasyona ve bilimsel bilgiye susamışlıktan çok, hatta birisi ya da bir şeyle buluşmaya susamışlıktan çok, yok olma arzusundan kaynaklanır, hayal gibi işleyen bir erişim kolaylığı içinde eriyip gitme olanağının yakalanmasından kaynaklanır. İnsanı gerçeklerden koparıp havalarda uçuran bir biçimdir bu, mutluluğun yerine geçen, artık varolma nedeni olmayan bir olgu olması nedeniyle mutluluk gerçeğinin yerini alan bir biçim.

Sanallık, şeylere olan her başvuruyu gizlice ortadan kaldırır ve mutluluğa benzemesinin tek nedeni de budur. Her şeyi size verir ama aynı zamanda da, kurnazca her şeyi sizden saklar. Özne orada kusursuzca kendini gerçekleştirir, ama kusursuzca kendini gerçekleştirirken, aynı zamanda da otomatik olarak nesneye dönüşür ve panik başlar.» (129-133)

 

matrix-human-pod.jpg

 

Şeylerin gerçekliklerini kaybedip birer kopyaya dönüştüğü fikri, görsel yöntemler benimseyen anlatımların gerçekliğinin sorgulanmasının da aracı oluyor. Talep edenin ya da maruz kalanın taleplerinin imgeler aracılığıyla işleyen mekanizmalara dahil oluşunun, imgelere yüklenen anlamların niteliklerinin değişir hale geldiği, şekil değişikliği olmasa da değerlerinin ve anlaşılmalarının, sürecinin anlamının değişimine bağlı olarak mutlak surette değiştiği gerçeğinde yattığını biliyoruz. Talep edilene doyumsuzlukla ilişkili verilen cevapların içeriğinin insanın düşünce sınırlarını zorlayan değerli ürünler olduğu bir gerçek; ancak bireyin kendisini anlatan bu hipergerçek hâlin onun mevcut hâlini açıkça ortaya koyuyor oluşu önemli. Matrix filminin kurgusu ve işlediği konu, kendi anlamı dâhilinde başlı başına bir durum okuması olarak tanımlanabilir. Bu hipergerçek durum makinelerin (fiziksel) hakimiyeti gibi fantastik bir şekle bürünmüş olsa da, onların fiziksel iktidarın ötesinde, anlamlarının, dahası, imlediklerinin anlamlarının sorgulanması, bu fantastik hâli biraz daha gerçekçi bir görünüme kavuşturmaya yeterli olabilir. Film böylesi bir durumu metafor imgelerle milyonlarca insana yansıtma çabasında mıydı, bunu bilemeyiz. Ancak bütünleşmenin sistem elemanlarıyla uyum içinde işleyerek sunulur hale gelmesi ve alıcıya transfer edilmesi, mükemmel bir uyum ve tutarlılığı ortaya koyarak filmin sahnelerinden birindeki cam kuvözler içerisinde uyuyan ve rüyasal-refleksif tepkiler veren insanları akla getiriyor.

 

tv

 

Edit: Mutlak Töz‘deki Baudrillard ve kuramı hakkında açıklayıcı yazılara ve yürütülmüş kapsamlı tartışmalara göz atmanızı öneririm:

Jean Baudrillard

Hakikat, Gerçek, Umut(suzluk), Kötülük

Hakikatin Yokluğuna Dair

ve konuyla alakalı, özellikle Herşey yalan gerçek Sensin (1) ve (2) 

 

Sorgulama: Yapılanlar neye hizmet ediyor? Sanat bir amaca hizmet etmeli mi? Yoksa ars gratia artis mi? Bu ikilik toplumlar sorunlarından kurtulmayı başarana kadar geçerliliklerini korumaya devam edecek. Bakınız Plehanov Sanat ve Toplumsal Hayat‘ta neler söylüyor: “İkinci imparatorluk devri yazarları içinde, sanat sanat içindir teorisini hiçbir ilerici yanı bulunmayan bazı düşünürlere dayanarak reddetmiş olan kimselere rastlanır. Örneğin, Alexandre Dumas fils, “sanat sanat içindir” sözünün “bir araya getirilmiş anlamsız üç kelime”den başka bir şey olmadığını kesin bir dille ilân eder. A. Dumas fils Gayrimeşru oğul ve Müsrif baba piyeslerinde bazı toplumsal amaçlar güdüyordu. O, kendi düşüncesine göre, her yönüyle yıkılmakta olan “eski toplum”u eserleriyle desteklemesi gerektiğine inanıyordu.

 

Beckmann

Max Beckmann, The Yawners, 1918

 

Tabii bu tutum içerisinde kurtarılmaya çalışılan şeyin ne olduğu önemli. Plehanov yazının devamında Dumas fils ve Lamartine’le Maxime du Camp için sanat sanat içindir teorisini reddediyor olsalar da “…hiç de, burjuva düzeninin yerine yeni bir toplumsal organizasyon koymak arzusunda” olmadıklarından, “tersine olarak, proleteryanın kurtuluş hareketinin şiddetle sarstığı burjuva düzenini sağlamlaştırmak” istiyor olduklarından bahseder. Buradan “faydacı sanat doktrini devrimci zihniyetle olduğu kadar muhafazakâr zihniyetle de bağdaşmaktadır.” sonucunu çıkarır. Hatta Plehanov’a göre “ideolojik içerikten tamamen yoksun bir sanat eseri yoktur.” Bu doğru, zira Rothko’nun flulaşan karelerinde hayatının dış dünyaya yayılma, fakat içerisindeki çekirdeği daima muhafaza etme arzusunun, Mondrian’ın yatay ve dikey çizgilerle oluşturduğu bloklarda düzen arayışının, Yunan heykeltıraşlarında dinsel inanışlar ve yüceltme arzularının, buna bağlanan güzellik arayışlarının izlerini görürüz. Her durumda, toplumda bir takım sorunlar (kafaları meşgul eden konular) daima bulunur ve bunlar bir şekilde yansıtılır. Bundan on yedi binyıl önce büyük büyük dedelerimiz bir şeyi var edebilmek arzusuyla, yani yaratım sorunundan yola çıkarak avlarını nesne olarak almış ve işini taklitle çözmüştü. Bizim aile albümlerini doldurduğumuz gibi, onlar da kabilelerini mağara duvarlarında ölümsüzleştirmişti. Fakat söz konusu söylemde faydacı tutumdan kastedilen siyasi bir farkındalık yahut amaçsa işler biraz değişiyor. Çünkü başka kuramlara ve başka disiplinlerin alanlarına geçişler zorunlu hâle geliyor ve kapsam genişleyerek derinleşiyor.

 

rothko

Mark Rothko, White Over Red, 1957

kompozisyon

Piet Mondrian, Composition with Red, Yellow and Blue, 1921

 

Bugün yaşadığımız sıkıntılar farklı disiplinlerin alanlarına girmeyi zorunlu kılıyor. Ortak noktaysa birilerinin durumdan haberdar edilmesi, birilerinin uyandırılması. Toplumların uyuduğu düşünülüyorsa, sanat en fazla toplumu silkelemek, onu kendine getirmek gerektiği üzerine yoğunlaşacaktır. Fakat yeni söylemin önceki siyasi biçimlenmelerden biraz farkı var: Etkinliğini sürdüren kapitalizm, teknolojinin hızlı gelişimiyle birçok şeyi kolaylaştırmış ve yenilikler yaratmış durumda. Üretim teknolojileri bir ürünün birden çok üretimine olanak sağlayacak yetkinliğe sahip; istenilen formların yaratılmasında hiçbir sorunla karşılaşılmıyor. Bu, tüketim nesnelerinin estetik ölçütlere ayak uydurabileceği anlamına geliyor; özellikle bilgisayar teknolojisi ve modelleme sistemlerinin gelişmesiyle sınırsıza yakın bir yaratım alanı ortaya çıkmış durumda. Koşullar böylesi imkanlar yaratmışken bunları yok saymak ve bu duruma tavır takınmak elbette mantıklı değil. Peki ne yapmalı?

Sorun bu noktada edebiyat, şiir, sinema gibi anlatımla hareket eden sanatların alanına giriyor. Can Yücel ne diyor:

Ars Gratia Artis

aslan gene zehirlenmiş yatıyor alkol kuyusunun başında
yeleleri mızrak mızrak hep kurumuş kusmuktan
öylesine kanlanmış ki gözlerinin akları, taşların üstüne kaydı kayacak
karnına çekiyor bidüzüye ayaklarını,
tırnaklarını kesmek isteyen biri var da sanki, o istemiyor
dört yöne birden gitmek üzre yüzü, gerilmeler, seyrilmeler..
ama bir şiir aslanı ne de olsa,
kafasını kusmuklardan kaldırıp ikidebir
“ars gratia artis” diye inliyor
yani sanat sanat içindir diyor!..

Sanat ve kuramsal alan birbirlerinin alanına girip çıkıyorlar. Toplum refahı adına, şekli ne olursa olsun, amaçlanana ulaşmayı sanatın insanların hayatına dahli kolaylaştıracak, bunun yanında sanat kuramsal alanın söylem ve çıkarımlarından daima yararlanacaktır.

 

mgm

…sahip olunan, tüketilen her nesnede herkes arzusunu gidermek ister, arzusunu giderdiğine inanır; ama “kullanılabilir” her dakikada olduğu gibi, sahiplenilen her nesnede, yaşanan her doyumda arzu artık yoktur, zorunlu olarak yoktur. Arzudan geriye arzunun “tüketilmişliği” kalır.” (Baudrillard)

 

consume2.jpg

 

Bir süre önce Selim Tuncer‘e belli konularda fikirlerini almak istediğimi söylemiş ve bir röportaj talebinde bulunmuştum. Nezaketiyle, tüm yoğunluğuna rağmen beni kırmayıp sorularımı cevaplamıştı. Ödev bahanesiyle kendisiyle iletişime geçip onu sömürebilecek duruma gelmeyi amaçlamıştım, başardığımı söyleyebilirim.

Selim Bey “Annemizin kurabiyeleri tek başına bir “tüketim nesnesi” midir?” başlığıyla bana gönderdiği cevapları yine aynı başlıkla yayınlamış, bu ikili süreci özgürleştirmiş. Ben onun bu yazısındaki fikirlerin bir kısmına eleştiriler yönelttim, ve bu yazıyı yayınlamadan önce kendisinin eleştirisine sundum. Koşulların ikame konusunda sorunları olduğu gerçeğini, kültürel anlamda “Batılı düşünürlerin çekyat isimli misafir yatağından haberdar olmadıkları” metaforuyla ifade ederek “Ben gerçeğin bir yüzüne, sen ise öbür yüzüne bakarak konuşuyoruz… Toptan ret yerine “iyi”ye doğru bir “dönüşüm”ü daha fazla önemsiyorum.” yorumunu yaptı. Benim çabam da reddetmenin yapıcılık adına bir fayda sağlamayacağı bilinciyle, o olası ‘dönüşüm’ün, koşulların analiziyle mümkün olduğunu göstermeye çalışmak. Pazarlama dünyasının içerisinde olan bir profesyonelle böylesi bir diyalektik, muhtemelen belli ayrımların en azından tanımlanmasının önünü açacaktır. Öncelikle yukarıdaki bağlantıdan röportajın tümünü okumanızı öneririm, burada yalnızca belli yerleri alıntıladım.

Tüketimin ‘kimlik yaratma’ görevini üstlendiği bir çağdayız. Bu aldatmacayı ve tüketicinin imgesel varoluşunu, bir profesyonel ve bir insan olarak (ayrı ayrı) nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yaratılan marka kimliğiyle, bu marka kimliğinin tüketiciyle buluşması sonucu onun kimliğine katkıda bulunması, dönüştürmesi, zaman zaman yeniden yaratması süreçlerinin yaşandığı doğrudur. Bu bir aldatmaca mıdır? Bence değildir. Hatta temel ihtiyaçları karşılayan mal arzlarına göre, Maslow hiyerarşisinin üst basamaklarına doğru bir insanileşme evriminden söz etmek bile mümkündür. Tabii, fetişizm bir ifrat noktası ve bir hastalık olduğu için onu tartışmanın dışında tutuyorum.

Tarih öncesi çağlardan bu yana altın veya diğer değerli metallere kendi işlevsel değerlerinin çok çok üzerinde bir değer yükleyerek bunları kullanan insanların “imgesel varoluş”ları için gerçekleşen etki, hangi “aldatıcı” eller tarafından kurgulanmıştır mesela?

İnsanın inekten farkı, otla papatyayı kesinlikle birbirinden farklı görmesidir. İnsan otla yetinmez, papatyayı ister. Birileri de bu talebi karşılar. Bu basit denklemin etrafında birçok şeyi tartışabiliriz, ama denklemi atlarsak tartışmalarımız doğru bir yön bulamaz.

-Başarılı markalar tüketiciyle duygusal ilişkiler kurar. Kullanıcının bir tüketim nesnesiyle duygusal bir ilişki kurması ne kadar anlamlı? Bu durumu, tüketiciye aynı sektördeki diğer markalardan daha çok yardımcı olduğu düşüncesiyle tasdik mi etmeli, büyümek için kullanıcıyı kullandığından lanetlemeli mi?

“Tüketim nesnesi” bir aşağılama ifadesidir. Ancak başarılı markaların gerçekten bir tüketim nesnesi olup olmadığını tartışmak gerekir mi acaba? Markaların, tüketicinin duygusal ihtiyaçlarına cevap vermeleri, neden açlık içgüdüsüne cevap vermelerinden daha gayri ahlaki olsun?

Peki, annemizin kurabiyeleri tek başına bir “tüketim nesnesi” midir?

Şu noktayı açıklığa kavuşturalım: Selim Bey tüketim nesnesinin bir aşağılama ifadesi olduğu fikrini “”Arzu nesnesi” diye bir kavram vardır, aslında “tüketim nesnesi”nin, bunun alt kademesini oluşturduğu düşünülür.” sözleriyle açıklayıp beni “Bizim tavuk yeme şeklimizle tilkinin tavuk yemesi arasındaki farkın Maslow’la ne ilgisi olabilir?” başlıklı makalesine yönlendirmişti.

banksy

Banksy, Early Man Goes to Market (Fark edilene kadar British Museum’da sergilendi)

Sanırım çok yakın bir zaman içerisinde tüketim nesnesiyle arzu nesnesinin artık aynı şeyleri ifade ediyor olduğu gerçeğiyle yüzleşeceğiz.

Barnard’a göre “İnsan olmak, görsel desenlere, şekillere, dokulara ve ritmlere tepki verecek potansiyele sahip olmak anlamına gelir.” Zaman içinde, bu özelliğimizle, arzularımıza temel ihtiyaçların ötesinde hitap eden -ve her bir basamağıyla erimimizi anlatan- şeyler yarattık. Bu şeyler bireysel erimle gereksinim hâlini aldı. Bunlara bir değişim değeri yükledik; erimimiz arttıkça hale genişledi, genişledi, genişledi… Değişim değerinin anlamı şeylerin tüketilebilirliğiydi, ve erimin kapsamına giren her şey bu gerçekliğe dahil oldu. Metalar yarattık, metalaştırdık. Bunlar üzerinde konuştuk, durumu eleştirdik; değişimse söylenenleri dinlememekle kalmadı, azgınlığıyla gün geçtikçe devleşti.

İnsanın erimiyle beraber sahip olduklarının niteliğinin de artması elbette ilerleme ve gelişim adına insanın çabasını ve başarısını gösteriyor. Ancak daha nitelikli şeylere sahip olmakla kişiliklerin bu şeylerle yaratılıyor oluşu arasında ince bir ayrım var. İnsanın kendini tanımlama arzusuna dayanan bir ayrım. İnsan kendini maddi kapasitesiyle mi tanımlamalı, mana içeriğiyle mi? Elbette ikisi de tanımlamanın bir parçası, söylemeye çalıştığım, ‘insan’ dediğimiz kavrama hakkını verecek tanımlama hangisinden destek almalı? Maslow’la okuyacak olursak, kendini gerçekleştirme sürecine nasıl bir etkisi var maddi olanakları temel alan tutumun? Doğu felsefesinde vardır ya, “En zengin insan en az şeye ihtiyaç duyan insandır.”

Altın ve değerli madenlerle yaratılan imgesel varoluş, onların doğada az bulunan, bu nedenle maddi değeri, yani maddeye dayanan değeri önsel anlamıyla gerçekten yüksek olarak nitelendirilen şeyler olmasının yanında, tam da bu yüzden elbette erkin sembolü olmuştur. Ancak bugünün ‘altın kolyeleri’ maddeye dayanan değeri, hatta niceliği yönünden değil, nitelik olarak da yüksek değeri olmayan şeyler-Sözgelimi bilmem kaç sente maledilen bir Nike ayakkabı. Pazarlama stratejileri elbette yüzyıllar önce bunun farkına varmış. Manevi değerlere yüklenmesi gereken önemin bilincinde olarak pazarladıklarını bu alana kanalize etmiş: İlk paragrafta bahsettiğim ‘mana’ya dâhil olma’ çabası sözkonusu. ‘Duygularla metaları özdeşleştirme.’ Bunun sonucunda arzularımızın bu toplumsal sistemin üretebildikleriyle sınırlı olması da cabası.

bmwad

 BMW’nin çekiciliği. Bu çekiciliğin eril olarak verilmesi, bir arabanın estetik değerini vurgulayan kadınsı güzellikle  ilişkilendirilmesinden daha farklı anlamlar taşıyor. Araç resminin kadının değil de erkeğin yüzünü örtüyor olması, kullanıcı kitlesi erkek ağırlıklı olan bir araç için oldukça manidar.

Markaların, tüketicinin duygusal ihtiyaçlarına cevap vermelerinin açlık içgüdüsüne cevap vermelerinden daha gayri ahlaki olabileceği fikri bu bağlamda okunabilir. Manevi açlık da fiziki açlıkla benzer yöntemlerle karşılanacaksa, ki bu olabilir ve oluyor, bunun neticesi ne olur? Bunun sorulması, bunun incelenmesi gerek. Zira günümüzde, ifrat olarak tanımlayabilecek olsak da bu durumun neticesi olarak ortaya çıkmış ve bu kaynaktan beslenen, ‘alışveriş hastalığı’ denilen bir garip rahatsızlık mevcut. İnceleme alanını bu eksende genişletmek…

Benzer bir tüketim ekseni sanat alanında da bulunuyor. Özgür Tiyatro’dan Özgür Başkaya piyasa ve sanatçı arasındaki ilişkiyi sorgulayan yazısında, bu yönde oldukça hassas noktalara değinmiş, sanatçıya bir sorumluluk yükleyerek sanatın tüketime dayanan varlığını gerekçeleriyle reddetmiş. Fikirlerin çoğuna katılıyor olmamın yanında, öncelikli işin toplumsal analizler olması gerektiğini ve bugünü ve burayı inceleyen bir sosyolojiye ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorum. Bu düşüncemi patlangaçtaki yazıya eklediğim yorumla ayrıntıya girmeden belirttim. Yorumda da verdiğim bir alıntıyla düşüncemi özetleyim: “[Postmodernizmi tartmayı ve değerlendirmeyi arzulayanların karşılaştıkları çıkmazlar] postmodernizmin yükselişini simgesel üretim ve yayın uzmanlarının iktidar potansiyelinde artışa yol açan uzun erimli bir sürecin parçası olarak kavramaya ihtiyaç duyduğumuzu işaret ediyor. Sonuçta bu çıkmazlar… postmodernizmin bir sosyolojisini yapma yönünde çalışmamız gerektiğini anımsatıyor.” (Featherstone)

Şu bir gerçek: ‘Annemin kurabiyeleri’ bile artık birer tüketim nesnesi olmuş durumda. Tüketim toplumu gerçekliğini yaşayan tüketicileriz. Yazıyı Ivan Illich’in bir sözüyle noktalayım: “Çok daha fazla sayıda bebeğin inek sütüne ulaştığı doğrudur, fakat zengin olsun, fakir olsun, tüm annelerin sütü de kuruyup gitmektedir. Bebek, biberon ihtiyacıyla ağlamaya başladığında, yani, organizma bakkaldan gelen süte kavuşmaya ve böylece de görevini ifa edemez hale gelen memeden yüz çevirmeye alıştırıldığında, tiryaki tüketici doğmuş olur.

 

 holzer

 Jenny Holzer, Protect Me From What I Want

şiir
Haziran 2017
P S Ç P C C P
« Eyl    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930  
Günümüz dünyası sanat yorumlarına alternatif bakışlar arıyor. Buysa ‘insan’ temelli her tür kavramsal konuyu incelemeye dahil ediyor. İnsanı tahlil etmeye başladığımızda ortalık bir nebze aydınlanacaksa, disiplinlerin farklılığı vesvesesini bir kenara bırakıp olan biteni farklı okumalarla anlamaya çalışmamız en makul yol olacaktır.
fikir
cc

İstatistik

  • 42,746 vuruş