You are currently browsing the category archive for the ‘Postmodern’ category.

daniel-canogar-sentience.jpg

Kendinden önce, kendine bakan bir varlık tasviri. Olması gerektiği haliyle değil de olabilirliğini taşıyacak surette. Dolayımlardan geçmemiş, imalardan münezzeh bir gönderme mekanizması olarak, gösterisi ve geçişliliği ne şekilde olursa olsun doğrusal ve saçaklı içeriğiyle tutarlı bir gönderi biçimi sanki. Ve anlatısı her şeye rağmen ve her şeyi alanına alabilecek kuvvetle sınırlandırılmış bir yapı. Rengârenk fakat siyah-beyaz belirginliğinde. Tayfın menzili kimi zaman onu aşacak olsa da özünde tayfı anlamlandıran sistematiğin önseli olarak önce-olan, ve bunu bizzat kendisi, sezgisel kesinlikle ve bilimsel kuşku ile ortaya koyan. Nedir bu bahsedilen? Yaratma güdüsü mü? Yoksa onu da içerir bir öz soruşturması mı?

Tereddüt ederek, devamlı ilerleyişi temel alıp pek nadir esleriyle minik duraklamalar yaratan ve bu yaratısı bağlamında zaman’ı masaya yatırmış özlük olan, yine de aynı devamlılık ve kararlılık ile soruşturmasına devam eden şey. Adının konulması onun varlığını anlamlandırabilmek değil, onu kalıplara yerleştirmeye çalışmak gibi haksız ve (ta iki bin yıl önceye uzanan) modern bir ahlaksızlık olacaktır. Bu halde süreci anlatma girişimi, anlatılan sürecin ne olduğunu değil, belki ne olduğuna değgin bir tutumda olmalıdır. Onun neliği, nasıl adlandırıldığı değil nasıl olduğu üzerinde durur.

Bu neliğin zamanla ilişkisi de onun kendi belirsiz-belirginliği, kararsız-kararlılığı ve kesinsiz-kesinliği gibidir. Zamana bağlılığın anlamı, ‘nasıl olduğu’nun aynı zamanda ‘nasıl olacaklığı’ ve kendi özünde esas lafzın ‘nasıl oluyor’ olduğunu gösterir. Bu tasavvur, belleğin kolektif ve bireysel niteliğine bakılmaksızın bir birikim içerir mi, bir noktadan fazlası mıdır, dahası içeriğinin farklı elemanlarının koordinatları zamana bağlanmış mıdır yoksa şu anda mı konumlanmıştır?

Bu meselede buharsı özdekliğinden elimizde tutamadığımız (tanımın sahibi) yerine zamana bağlanan varlıktan ya da şimdi’de var olandan bahsetmek yerinde olacaktır. Bizler anlamlandırmalarımızı bir sürerlilik temelinde ve belli ilişkiler doğrultusunda şekillendirebiliyorsak, söylem’in niteliğine yine bu ilişkiler ekseninde bakmamız gerekiyor. Şimdi’nin daima geçmişe devrilmesi ve gelecek’in daima (hayalî olarak) şimdiye evrilmesi, pozisyonların ve koordinatların sürekli değiştiğini gösterir. Bu halde söylem her farklı an için farklı niteliklere bürünecek, neliği olmasa da oluyor oluş’u daimi bir anlam değişikliğine tabî olacaktır. Neliğini daimi değişimin olumlanması olarak ortaya koyabilsek de oluyor oluş’unu kendi mahiyeti dışında okumak ancak an ile mümkündür. Bu ‘an’, kabul etmenin kaçınılmaz olduğu bellek’in ‘geçmiş’ ve ‘gelecek’iyle şekillenir, bu durumda söylemin şekillenişinin her farklı an için kökten farklı olduğu söylenemez. Yine de akışın kabulü, her bir an için sonuçların farklı değerlerde olduğunu ifade etmelidir. Bu halde her bir söylem, öz içerisinde yerini bulmuş yaratma ediminde, farklı anlarla muhatap olduğu müddetçe farklılaşabilir; fakat belleğin dahli kabul edilmiş olsa da etkisi daima tartışmalıdır.

Bir söylem ile peşinden gelen sonraki söylem, birbirlerine (bellek yüzünden) mutlak bir ilişki içerme zorunluluğu ile bağlanmış olsa da bu bağın ne kadar kuvvetli olduğu hakkında fikir yürütmek söz konusu değildir. Bu halde bir söylem ile onun hemen ardından gelen söylem birbirleriyle herhangi bir bağ ile bağlanabilir. Bu bağı sorgulayan kişi, söylemde belleğin an ile geçerli ilişkisini ortaya koyarak, bu ilişkiden yapacağı çıkarsama ile söylemler arasındaki ilişki hakkında fikir yürütebilir. Anlam an’a özgüdür. Onun belli bir an’da mevcut geçerliliklerin tümünün ifadesi, yani o an’ın gerçekliğinin fotoğrafı olduğunu söylemek pekala mümkündür. Böylece anlamı an’lamak olarak okumak ve söylemle zaman ilişkisi bağlamında ona ‘an(lam)’ demek yanlış olmayacaktır.
Bulunduğumuz ilk durum, ilk anki ilk konum, farkındalık içeren ilk durumumuzdur. Devinim her yeni halinde, her yeni konum için yeni bir söylem gerektirir. Kısaca devinimin olduğu yerde farklılık, farklılığın olduğu yerde söylem değişikliği olacaktır. Söylem değişikliğinin garantisi an’daki (konumu da içerir) değişiklikte, söylem değişikliğinin gücünün belirsizliğinin garantisi de an’ın geçmiş ve gelecekle olan bağının gücünün belirsizliğinde yatar.

Kısaca an(lam)ların değişirliği söylemlerin değişirliğinin onayıdır. Buradaki kesinlik ve belirsizlikler, zamanda olduğu gibi özde yahut onun içeriğinde bulunan yaratma güdüsünde (veya ediminde) de mevcuttur. Bu halde öz yahut yaratım zamana bağlı koşullar dahilinde anlaşılmak zorundadır. Şu an’da konumlanmış durum, anlama yüklediğimiz zaman-bağımlı anlamla anlam kazanacaktır. Bu halde yaratımın söylemi hakkındaki konuşmalar zamanın bağlanması ekseninde okunmak, sorgulanmak ve değerlendirilmek zorundadır.

_____________________
Yukarıdaki çalışma: Daniel Canogar, Sentience, 1999

Reklamlar

‘Kapital’ güdümlü şekillenen sistematik metodoloji, tüketicinin cezbedilmesiyle sistemin bekasını korumak zorundadır. Mevcutla yetinmeyen, zamanla tatmin eşiği yükselen ve artık doyumsuzluk noktasına gelen tüketiciye, sürekli ve artan bir cazibe, zamanla doyumsuzluğa cevap verebilecek bir ‘şey’ sağlanmak zorundadır.

Ritzer’in ifadesiyle bir “tüketim katedrali” olarak nitelendirilebilecek sinemalar ve birer tüketim nesnesi olan filmler, hem sistemin gerçekliğini sorgulamada bir araç, hem de birtakım bilim-kurgu filmleriyle bir amaç haline gelmiştir. Kendisi hiper-gerçekliğin bir parçası olan sisteme entegre olmuş beyaz ekran, bu hiper-gerçekliği konu edinerek buharlaşan bir paradoks, bir mobiüs şeridi ortaya koyuyor.

Filmler, doyumsuz seyircinin gerçeklik ötesiyle kendini yok etmekten (Narsissos) başka yolu kalmadığını düşünen simülasyonel kuramlardan etkilenmiş olacak ki, bu paradigmayı irdeleyen düşüncelerden ilham alıyor. E zaten bu kuram tam da bunu öngörüyor, ifade ediyor, inceliyor. Tam manasıyla bir mobiüs şeridi!

Filmlerin kuramsal analizini yapmak için simülasyon ve hiper-gerçeklik teorisine bir göz atmamız gerekiyor. Bu kuramın sözcüsü Baudrillard, simülasyon-simülakr-hipergerçeklik kavramlarıyla hem oldukça soyut ve ‘hiper-gerçek’, hem de oldukça somut ve sosyal açıdan doğrudan-anlatım yolunu benimseyen bir dil kullanıyor. Tüm bu metotların analizini yapmak, onun külliyatına bakışı zorunlu kılıyor. Ben de genel bir fikir vermesi bakımından dört kitabına kısaca değineceğim: Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, Simülakrlar ve Simülasyon, Baştan Çıkarma Üzerine ve Tam Ekran.

 

baudrillard tv

 

A. Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm (1976)

Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm’de Baudrillard, pek çok incelemenin yanı sıra simülasyon kuramını kültürel bir sanallık fikrine temel oluşturacak şekilde ortaya koyuyor. İletişim yolları ve iletişim elemanları / bunu belirleyen etmenler çerçevesinde konuşuyor.

«Tekno-ışıklandırılmış-kinetik mekanla dinamikleştirilmiş mekana dayanan total bir tiyatro görünümüne bürünmüş büyük bir dokunsal İletişim Kültürüne doğru gidilmektedir!

Hemen her yerde zora ve zorlamaya dayalı düzeneklerin yerini gereksinim, algılama, arzu, vb. kavramların işlemselleştirilmesine dayanan bir ortam oluşturma düzeneği almıştır. Genelleşmiş bir çevrebilimi, “kandırmaca” ve bağlam mistiğiyle VII. Planda yer alan (neden olmasın?) “Estetik ve Kültürel Yeniden Yaşama Döndürme Merkezleri” ve bir kadın göğsü şeklinde inşa edilerek”… oluşturulmuş bir ortam aracılığıyla üst düzeyde hoşnut olma olanağı sağlayacak Boş Zamanları Cinsellikle Değerlendirme Merkezine kadar giden ortam simülasyonu. Her sınıftan emekçi bu tahrik etme merkezlerine girebilecektir”. “Silindir biçimindeki küçük bir füzecik etrafında dönen hiperbolik bir çembersel düzeneğe göre” oluşturulmuş şu “total tiyatro” nun yarattığı dinamikleştirilmiş mekanın yol açtığı büyüleyicilik”. Artık ne sahne vardır, ne ara ne de “bakış”. Gösteri ve gösteri özelliği taşıyan her şey sona ermiştir. Gidişat total, kaynaştırıcı, dokunsal, (artık estetik değil) duygulanımlar, (estezik)vs’den yanadır. Bu durumda insan, elinde olmadan kara mizah türü duygulara kapılmakta ve Artaud’nun total tiyatrosu, Vahşet tiyatrosunun iğrenç bir karikatürünü andıran dinamik mekanlı simülasyonu düşünmektedir.» (113,114)

 

B. Simülakrlar ve Simülasyon (1982)

baudrillard

Wachowski Kardeşler, The Matrix, 1999

Simülakrlar ve Simülasyon’da Baudrillard, fantastik kurgulara erksel strateji açısından bakarak bir sosyal durum analizi gerçekleştiriyor.

«Hipergerçeklik ve simülasyon, insanı her türlü ilke ve amaçtan caydırabildiği gibi, bu caydırma yeteneğini uzun süre kendisinden yararlanmış olan iktidara karşı da kullanabilmektedir. Zaten bu güne kadar kapital her türlü gönderen sistemiyle, insancıl amaçların yokoluşuna katkıda bulunmuş ve bu fırsattan ilk önce o yararlanmıştır. Bu şekilde davranarak doğruyla yanlış, iyiyle kötü arasındaki ayrımları ortadan kaldırmıştır. Üstelik bütün bunları iktidarın temel taşı haline getirdiği radikal bir değiş tokuş ve eşdeğerlik yasası oluşturabilmek için yapmıştır. İlk kez kapital soyutlayıcı, caydırıcı, bağları kopartıcı ve toprak bütünlüğünü bozmaya yönelik bir rol üstlenmiştir. Gerçeklikle gerçeklik ilkesini birbirine karıştıran kapital aynı zamanda bu gerçekliği, her türlü kullanım değeri, gerçek eşdeğerlik ilkesi, üretim ve zenginliği ortadan kaldırarak yok etmiştir. Uğruna mücadele edilen şeylerin sahip oldukları gerçek dışılık ve güdümlemenin gücü sayesinde güya bir gerçekliğin ortadan nasıl kaldırılmış olduğunu gördük.» (43)

«Gerçeklik ilkesinin egemen olduğu bir dünyada gerçek, düşsel adlı bir “bahaneye” sahipti. Simülasyon ilkesinin belirlediği günümüz dünyasındaysa gerçek modelin kopyasından başka bir şey olamamaktadır. Paradoksal bir şekilde gerçek bizim için hakiki bir ütopyaya dönüşmüştür oysa bu ütopyanın gerçekleşme olasılığı sıfırdır çünkü bu ütopya yitirdiğimiz gerçeği bir daha ancak rüyamızda görebileceğimizi söyleyen türden bir şeydir.» (168)

 

C. Baştan Çıkarma Üzerine (1988)

tv buda

Nam June Paik, TV Buda, 1974

‘Gözaldatım’ kavramını analizinin temeline yerleştirdiği bu yapıtında Baudrillard, hiper-gerçeklik ve sahtenin yeni-gerçekliği üzerinde duruyor. Bu gerçeklik kaymasını (shift) tehlikeli bir dönüşüm, yok edici bir durum olarak belirtiyor.

«Büyülü simülasyon: Gözaldatım -sahteden daha sahte olduğu için- görünümün sırrıdır.

Ne fabl var, ne anlatı, ne de kompozisyon. Ne sahne var, ne tiyatro, ne de eylem. Gözaldatım hepsini unutuyor ve onları sıradan nesnelerin önemsiz betimlemeleriyle çevreliyor. Dönemin büyük kompozisyonlarında da bunlar yer alıyor; ancak bu tür kompozisyonlarda tek başlarına yer alıyorlar ve resim söylemini dışarıda bırakmış gibiler -aniden “yer almaz” oluyorlar, nesne olmaktan ve dolayısıyla sıradan olmaktan çıkıyorlar. Onlar artık birer beyaz işaret, birer boş işaret; onlar karşıt-görkem, toplumsal, dinsel ya da sanatsal bakımdan birer karşıt-gösterim.» (77, 78)

«I’ll be your mirror

Gözaldatım, ayna ya da resim bizi büyüleyen bu eksik boyutun cazibesidir. Baştan çıkarmanın uzamını oluşturan ve baş döndürücülüğün kaynağı halini alan da işte bu eksik boyuttur. Çünkü, nasıl ki her şeyde belli bir anlam ve anlamını temellendireceği bir yapı bulmak gibi ilahi bir istidat varsa, aynı zamanda, hiç kuşkusuz kendi görünümlerinde ve kendi imgelerinin baştan çıkarmasında kaybolmak gibi; yani, birbirinden ayrılması gereken ölüm ve baştan çıkarma etkilerini tek bir etki halinde bir araya getirmek gibi şeytani bir özlem vardır. Narkissos.

Baştan çıkarma, gösterim ihtimali olmayan şeydir, çünkü gerçek ile onun kopyası arasındaki mesafe; Aynı ile Öteki arasındaki distorsiyon baştan çıkarmada ortadan kaldırılmıştır. Narkissos, susuzluğunu gidermek için pınara eğildi: Onun imgesi artık “öteki” değildi; onu soğuran, baştan çıkaran kendi yüzeyiydi; öyle ki, ötesine geçmeden ona yaklaşamıyordu, çünkü artık ne ötesi vardı ne de onunla yüzey arasında bir yansıma mesafesi. Suyun aynası, yansıtan bir yüzey değil soğuran bir yüzeydi.

“I’ll be your Mirror.” “Sizin aynanız olacağım”ın anlamı, “Sizin yansımanız olacağım” değil “Sizin tuzağınız olacağım”dır.

Baştan çıkarmak, bir gerçeklik olarak ölmek ve bir tuzak olarak kendini üretmektir. İnsanın kendini, kurduğu kapana düşürmesi ve büyülü bir dünyada hareket etmesidir. Baştan çıkaran kadının gücü de buradan gelir; o, kendi arzusuna yakalanmıştır ve bir tuzak olmaktan keyif alır; ötekiler de, sıraları geldikçe bu tuzağa yakalanacaklardır. Narkissos da kendi tuzak-ilkesinde kaybolup gider: Böylelikle, kendi hakikatinden vazgeçer ve oluşturduğu örnekle bir aşk modeli halini alarak ötekileri de kendi hakikatlerinden vazgeçirir.» (85,86)

 

D. Tam Ekran (1997)

Gerçekliğin buharlaşmasıyla sınırların ve mesafelerin ortadan kalkmasını irdeleyen bu yapıtında Baudrillard, Tam Ekran başlığı altında ekranın hiper-gerçekliğini, “kendisinin de ekranın bizzat bir dışplazması” olmasıyla bu sanallığa dahil olduğunu ortaya koyuyor.

«Video, etkileşimli ekran, mültimedya, Internet, sanal gerçeklik: Karşılıklı etkileşim bizi her yandan tehdit ediyor. Her yerde mesafeler birbirine karışıyor, her yerde mesafe ortadan kaldırılıyor: Cinsiyetler arasında, zıt kutuplar arasında, sahneyle salon arasında, eylemin başkahramanları arasında, özneyle nesne arasında, gerçekle gerçeğin sureti arasında bir mesafe yok artık. Bu kavram kargaşası, zıt kutupların bu çatışması, olası değer yargısının artık hiçbir yerde olmadığını ortaya koyuyor: Ne sanatta, ne ahlakta, ne de politikada. Mesafenin ortadan kaldırılmasıyla, “mesafe pathos”unun ortadan kaldırılmasıyla her şey, üzerine karar verilemez bir duruma bürünüyor.

Makineler yalnızca makine üretirler. Sanal teknolojiler mükemmelleştikçe bu gitgide daha da gerçek olmaktadır. Belli bir manevra düzeyinde, suya dalar gibi sanal makinelerin içine dalma düzeyinde, artık insan / makine ayrımı yoktur: Makine, karşılıklı yüz yüze gelmenin iki tarafında da egemendir. Belki siz sadece onun sahip olduğu uzamın uzantısısınız –insan, makinenin sanal gerçekliğine dönüşmüş ve onun aynadaki işlemcisi olmuştur.

Sizi evcilleştirmek için şöyle deniliyor size: Bilgisayar, daha pratik, daha karmaşık bir yazı makinesinden başka bir şey değildir. Bu doğru değil. Yazı makinesi son derece gerçek bir nesnedir. Yazdığınız sayfa serbestçe dalgalanır, ben de onun gibi dalgalanırım. Yazıyla somut bir ilişkim vardır benim. Ak sayfaya ya da yazılan sayfaya gözlerimle dokunurum, ama bunu ekranla yapamam.

Buna karşılık, işletim sisteminde, hiçbir zaman bireylerin kimliği öncelikli değildir, bilgisayar ağlarının kimliği önceliklidir, yani öncelik, bilgisayar ağı kullanıcılarına değil, bizzat ağın kendisine verilmiştir, bütün bunlar şu anlama gelmektedir: Kullanıcı, orada kendini simüle etme olanağını, sanallığın elle dokunulmayan ortamında yok olma olanağını yakalar ve haliyle, kendisi için de olmak üzere, hiçbir yerde işaret noktası bulamaz, sonuçta, her tür kimlik sorunu, ama ötekilik sorunları hariç, böyle çözümlenmiş olur. Böylece, bütün sanal makinelerin çekiciliği, enformasyona ve bilimsel bilgiye susamışlıktan çok, hatta birisi ya da bir şeyle buluşmaya susamışlıktan çok, yok olma arzusundan kaynaklanır, hayal gibi işleyen bir erişim kolaylığı içinde eriyip gitme olanağının yakalanmasından kaynaklanır. İnsanı gerçeklerden koparıp havalarda uçuran bir biçimdir bu, mutluluğun yerine geçen, artık varolma nedeni olmayan bir olgu olması nedeniyle mutluluk gerçeğinin yerini alan bir biçim.

Sanallık, şeylere olan her başvuruyu gizlice ortadan kaldırır ve mutluluğa benzemesinin tek nedeni de budur. Her şeyi size verir ama aynı zamanda da, kurnazca her şeyi sizden saklar. Özne orada kusursuzca kendini gerçekleştirir, ama kusursuzca kendini gerçekleştirirken, aynı zamanda da otomatik olarak nesneye dönüşür ve panik başlar.» (129-133)

 

matrix-human-pod.jpg

 

Şeylerin gerçekliklerini kaybedip birer kopyaya dönüştüğü fikri, görsel yöntemler benimseyen anlatımların gerçekliğinin sorgulanmasının da aracı oluyor. Talep edenin ya da maruz kalanın taleplerinin imgeler aracılığıyla işleyen mekanizmalara dahil oluşunun, imgelere yüklenen anlamların niteliklerinin değişir hale geldiği, şekil değişikliği olmasa da değerlerinin ve anlaşılmalarının, sürecinin anlamının değişimine bağlı olarak mutlak surette değiştiği gerçeğinde yattığını biliyoruz. Talep edilene doyumsuzlukla ilişkili verilen cevapların içeriğinin insanın düşünce sınırlarını zorlayan değerli ürünler olduğu bir gerçek; ancak bireyin kendisini anlatan bu hipergerçek hâlin onun mevcut hâlini açıkça ortaya koyuyor oluşu önemli. Matrix filminin kurgusu ve işlediği konu, kendi anlamı dâhilinde başlı başına bir durum okuması olarak tanımlanabilir. Bu hipergerçek durum makinelerin (fiziksel) hakimiyeti gibi fantastik bir şekle bürünmüş olsa da, onların fiziksel iktidarın ötesinde, anlamlarının, dahası, imlediklerinin anlamlarının sorgulanması, bu fantastik hâli biraz daha gerçekçi bir görünüme kavuşturmaya yeterli olabilir. Film böylesi bir durumu metafor imgelerle milyonlarca insana yansıtma çabasında mıydı, bunu bilemeyiz. Ancak bütünleşmenin sistem elemanlarıyla uyum içinde işleyerek sunulur hale gelmesi ve alıcıya transfer edilmesi, mükemmel bir uyum ve tutarlılığı ortaya koyarak filmin sahnelerinden birindeki cam kuvözler içerisinde uyuyan ve rüyasal-refleksif tepkiler veren insanları akla getiriyor.

 

tv

 

Edit: Mutlak Töz‘deki Baudrillard ve kuramı hakkında açıklayıcı yazılara ve yürütülmüş kapsamlı tartışmalara göz atmanızı öneririm:

Jean Baudrillard

Hakikat, Gerçek, Umut(suzluk), Kötülük

Hakikatin Yokluğuna Dair

ve konuyla alakalı, özellikle Herşey yalan gerçek Sensin (1) ve (2) 

 

1964 İngiltere doğumlu Liam Gillick, video ve bilgisayar gibi çeşitli iletişim ortamlarından yararlanmanın yanı sıra, enstalasyonlarıyla da iletişimsel anlatımı benimseyen bir tutum sergiliyor. Biçimsel anlatımı rahat anlaşılır ve sade, medya ortamlarını iç içe geçirirken izleyiciyi zorlamıyor. Doğrudan mesajın verilmesine yöneliyor.

 

gillick

 

Liam Gillick, Driving Practice, 2004

 

Bu tutumuyla onun postmodern sanatın eleştirildiği noktalardan kısmen ayrılmış olduğunu söyleyebiliriz. Gillick bununla aslında bize şunu hatırlatıyor: Evet, postmodernler mesaj veriyorlar, bu doğru. Ama sanat yapıyorlar. Bu toplumun en belirgin özelliği iletişim ise, sürekli değişen gerçeklik karşısında sanat kendini yaşatmak zorunda; ve Gillick bunu sadece bir değil, belki yirmi bin fikrin şimdinin yanılsamasıyla geçmişin yanılsaması arasında aktığını söyleyerek ifade ediyor. Tate Galerisi onun çalışmalarını yorumlarken “inşa edilmiş dünyaya bağlandığını, varlık-öncesi söz varlığını ödünç alarak ideoloji ve onun işletim sistemleri arasındaki gerilimi araştırdığını” söylüyor.

 

gillick2

 

 Liam Gillick,  Delay Screen (The Wood Way), 1999

 

Gillick aynı zamanda heykel, yerleştirme ve mimariyi iç içe geçirerek sınırları ortadan kaldırıyor. Yerleştirmenin yanı sıra mimari uygulamalar da gerçekleştiriyor olması, çalışmalarıyla sınırları buharlaştıran sanatçının hassas konumunu ortaya koyuyor.

Holzer’ın Gerçeklik İmleri

Jenny Holzer, Selections From Truisms, 1992.

Postmodern sanatta gerçeklik algısı: Postmodern sanat, iletişim araçlarından faydalanarak (Holzer’ın çalışmasında led tabelası), mesajı gündelik deneyimlerimizle uyum içinde olacak şekilde verir. Amacı mesaj vermektir ve bunu bizi yormadan yapmayı amaçlar. Holzer’ın çalışmasının bir harf genişliğindeki görüntü alanı, muhtemelen akan yazıya verilecek dikkati yoğunlaştırmayı amaçlıyor (tabii bu sırf sanatçı istediği için böyle yapılmış da olabilir); ancak bu dikkat çabası anlamların alımlanmasını zorlaştırıyor. Yazıyı takip etmeye çalışırken beynim cümlelerin anlamlarını şekillendirmekte zorluk çekti.

Postmodern sanatın eleştirisi, çoğu zaman mesajı verme yöntemine yöneliktir. Postmodern sanat izleyiciyi sarsmaz, adeta onun suyuna gider. Ayrıca sunum şekli, günümüz reklamlarının (ticari iletişimin) parıltılı ve dikkat çekici yöntemlerini benimser, buysa izleyicinin dikkatini mesaja değil, eserin kendisine vermesine sebep olur.

şiir
Ekim 2017
P S Ç P C C P
« Eyl    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
Günümüz dünyası sanat yorumlarına alternatif bakışlar arıyor. Buysa ‘insan’ temelli her tür kavramsal konuyu incelemeye dahil ediyor. İnsanı tahlil etmeye başladığımızda ortalık bir nebze aydınlanacaksa, disiplinlerin farklılığı vesvesesini bir kenara bırakıp olan biteni farklı okumalarla anlamaya çalışmamız en makul yol olacaktır.
fikir
cc

İstatistik

  • 42,964 vuruş