You are currently browsing the monthly archive for Eylül 2007.

Uzun süreli vakit sıkıntısıyla yazı yazmaya, hatta yazılanları takip etmeye fırsat bulamıyorum şu ara. Pazar ayrıcalığıyla arkadaşlar tarafında neler yazılmış, neler çizilmiş diye bakınırken lost tarafından mimlendiğimi farkettim. Ben de oyuna dahil oluvermişim! Elime aldığım ilk iki kitap 187 sayfadan kısaydı, üçüncüsünde tutturabildim hedefimi.

“Böylece, çeşitli ürünlerin sınai üretimi, bunlarla yakından bağlantılı, ancak aslında gereksiz olan bir dizi yan ürün üretir.” Bauman, Yasa Koyucular ile Yorumcular, Metis.

Cümle Simmel’den alınmış bir paragrafın içerisinde geçiyordu, bağlamı tamamlaması için paragrafı da aktarayım:

Ruhun ürettikleri ileriye doğru götüren, nesnelerin doğal, bilimsel mantığı değil, kültürel mantığıdır. Anlık tüketim alanının ötesine geçer geçmez, tüm teknolojinin yazgısal olarak içkin güdüsü burada yatmaktadır.Böylece, çeşitli ürünlerin sınai üretimi, bunlarla yakından bağlantılı, ancak aslında gereksiz olan bir dizi yan ürün üretir. Bu üretimi gerekli kılan, yalnızca oluşturulmuş donanımın tam olarak kullanılması yönündeki baskıdır. Teknolojik süreç, ruhsal sürecin gereksinim duymadığı bağlantılarla tamamlanmayı gerektirir. Öznenin kültürü açısından anlamsız olan, yapay bir talebi gerektiren geniş bir ürün sunumu ortaya çıkar. Bilimlerin çeşitli dallarında durum farklı değildir. Örneğin, bir yandan, dilbilimsel teknikler aşılması olanaksız bir inceliğe ve metodolojik kesinliğe ulaşmıştır. Öte yandan, entelektüel kültür için gerçek bir önem taşıyabilecek bir konunun gözden geçirilmesi aynı çabuklukla gerçekleşmez. Böylece, dilbilimsel çaba sık sık mikrolojiye, bilgiççe ayrıntıcı çabalara dönüşür: Önemsiz olanın, kendi adına varlığını sürdürdüğü bir yönteme dönüştürülmesi, izlediği bağımsız yol artık yaşamın bütünlenmesi anlamındaki kültürün yolu ile çakışmayan müstakil normların genişletilmesi halini alır.

Bunun sonsuzluk yönünde çoğaltılmaması için, kitabın kitaba, sanat eserinin sanat eserine, icatların icatlara eklenmemesi için herhangi bir neden yoktur. Böyle bir nesnellik biçimi kendini gerçekleştirmek için sınırsız bir kapasiteye sahiptir. Biriktirmeye yönelik bu doymak bilmez kapasite, kişisel yaşam biçimleriyle çok derin bir uyumsuzluk içindedir.

 

 

Ben de Komün’e selamı kacakkova’nın yeni yazısına link vererek çakayım: 1871’de ne oldu?

Yakın zamanda tekrar dönebilmeyi umarak… Sufi dosta teşekkürler…

______________________

Çalışma: Christopher Le Brun, [no title], 1990

Reklamlar

daniel-canogar-sentience.jpg

Kendinden önce, kendine bakan bir varlık tasviri. Olması gerektiği haliyle değil de olabilirliğini taşıyacak surette. Dolayımlardan geçmemiş, imalardan münezzeh bir gönderme mekanizması olarak, gösterisi ve geçişliliği ne şekilde olursa olsun doğrusal ve saçaklı içeriğiyle tutarlı bir gönderi biçimi sanki. Ve anlatısı her şeye rağmen ve her şeyi alanına alabilecek kuvvetle sınırlandırılmış bir yapı. Rengârenk fakat siyah-beyaz belirginliğinde. Tayfın menzili kimi zaman onu aşacak olsa da özünde tayfı anlamlandıran sistematiğin önseli olarak önce-olan, ve bunu bizzat kendisi, sezgisel kesinlikle ve bilimsel kuşku ile ortaya koyan. Nedir bu bahsedilen? Yaratma güdüsü mü? Yoksa onu da içerir bir öz soruşturması mı?

Tereddüt ederek, devamlı ilerleyişi temel alıp pek nadir esleriyle minik duraklamalar yaratan ve bu yaratısı bağlamında zaman’ı masaya yatırmış özlük olan, yine de aynı devamlılık ve kararlılık ile soruşturmasına devam eden şey. Adının konulması onun varlığını anlamlandırabilmek değil, onu kalıplara yerleştirmeye çalışmak gibi haksız ve (ta iki bin yıl önceye uzanan) modern bir ahlaksızlık olacaktır. Bu halde süreci anlatma girişimi, anlatılan sürecin ne olduğunu değil, belki ne olduğuna değgin bir tutumda olmalıdır. Onun neliği, nasıl adlandırıldığı değil nasıl olduğu üzerinde durur.

Bu neliğin zamanla ilişkisi de onun kendi belirsiz-belirginliği, kararsız-kararlılığı ve kesinsiz-kesinliği gibidir. Zamana bağlılığın anlamı, ‘nasıl olduğu’nun aynı zamanda ‘nasıl olacaklığı’ ve kendi özünde esas lafzın ‘nasıl oluyor’ olduğunu gösterir. Bu tasavvur, belleğin kolektif ve bireysel niteliğine bakılmaksızın bir birikim içerir mi, bir noktadan fazlası mıdır, dahası içeriğinin farklı elemanlarının koordinatları zamana bağlanmış mıdır yoksa şu anda mı konumlanmıştır?

Bu meselede buharsı özdekliğinden elimizde tutamadığımız (tanımın sahibi) yerine zamana bağlanan varlıktan ya da şimdi’de var olandan bahsetmek yerinde olacaktır. Bizler anlamlandırmalarımızı bir sürerlilik temelinde ve belli ilişkiler doğrultusunda şekillendirebiliyorsak, söylem’in niteliğine yine bu ilişkiler ekseninde bakmamız gerekiyor. Şimdi’nin daima geçmişe devrilmesi ve gelecek’in daima (hayalî olarak) şimdiye evrilmesi, pozisyonların ve koordinatların sürekli değiştiğini gösterir. Bu halde söylem her farklı an için farklı niteliklere bürünecek, neliği olmasa da oluyor oluş’u daimi bir anlam değişikliğine tabî olacaktır. Neliğini daimi değişimin olumlanması olarak ortaya koyabilsek de oluyor oluş’unu kendi mahiyeti dışında okumak ancak an ile mümkündür. Bu ‘an’, kabul etmenin kaçınılmaz olduğu bellek’in ‘geçmiş’ ve ‘gelecek’iyle şekillenir, bu durumda söylemin şekillenişinin her farklı an için kökten farklı olduğu söylenemez. Yine de akışın kabulü, her bir an için sonuçların farklı değerlerde olduğunu ifade etmelidir. Bu halde her bir söylem, öz içerisinde yerini bulmuş yaratma ediminde, farklı anlarla muhatap olduğu müddetçe farklılaşabilir; fakat belleğin dahli kabul edilmiş olsa da etkisi daima tartışmalıdır.

Bir söylem ile peşinden gelen sonraki söylem, birbirlerine (bellek yüzünden) mutlak bir ilişki içerme zorunluluğu ile bağlanmış olsa da bu bağın ne kadar kuvvetli olduğu hakkında fikir yürütmek söz konusu değildir. Bu halde bir söylem ile onun hemen ardından gelen söylem birbirleriyle herhangi bir bağ ile bağlanabilir. Bu bağı sorgulayan kişi, söylemde belleğin an ile geçerli ilişkisini ortaya koyarak, bu ilişkiden yapacağı çıkarsama ile söylemler arasındaki ilişki hakkında fikir yürütebilir. Anlam an’a özgüdür. Onun belli bir an’da mevcut geçerliliklerin tümünün ifadesi, yani o an’ın gerçekliğinin fotoğrafı olduğunu söylemek pekala mümkündür. Böylece anlamı an’lamak olarak okumak ve söylemle zaman ilişkisi bağlamında ona ‘an(lam)’ demek yanlış olmayacaktır.
Bulunduğumuz ilk durum, ilk anki ilk konum, farkındalık içeren ilk durumumuzdur. Devinim her yeni halinde, her yeni konum için yeni bir söylem gerektirir. Kısaca devinimin olduğu yerde farklılık, farklılığın olduğu yerde söylem değişikliği olacaktır. Söylem değişikliğinin garantisi an’daki (konumu da içerir) değişiklikte, söylem değişikliğinin gücünün belirsizliğinin garantisi de an’ın geçmiş ve gelecekle olan bağının gücünün belirsizliğinde yatar.

Kısaca an(lam)ların değişirliği söylemlerin değişirliğinin onayıdır. Buradaki kesinlik ve belirsizlikler, zamanda olduğu gibi özde yahut onun içeriğinde bulunan yaratma güdüsünde (veya ediminde) de mevcuttur. Bu halde öz yahut yaratım zamana bağlı koşullar dahilinde anlaşılmak zorundadır. Şu an’da konumlanmış durum, anlama yüklediğimiz zaman-bağımlı anlamla anlam kazanacaktır. Bu halde yaratımın söylemi hakkındaki konuşmalar zamanın bağlanması ekseninde okunmak, sorgulanmak ve değerlendirilmek zorundadır.

_____________________
Yukarıdaki çalışma: Daniel Canogar, Sentience, 1999

şiir
Eylül 2007
P S Ç P C C P
« Ağu    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
Günümüz dünyası sanat yorumlarına alternatif bakışlar arıyor. Buysa ‘insan’ temelli her tür kavramsal konuyu incelemeye dahil ediyor. İnsanı tahlil etmeye başladığımızda ortalık bir nebze aydınlanacaksa, disiplinlerin farklılığı vesvesesini bir kenara bırakıp olan biteni farklı okumalarla anlamaya çalışmamız en makul yol olacaktır.
fikir
cc

İstatistik

  • 43,195 vuruş