You are currently browsing the monthly archive for Ağustos 2007.

Zaman ile uzam içindeki yaşam gizeminin çözümü, zaman ile uzamın dışında yatar.
L. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus

untitled-sheetal-gattani-2007.jpg
Sheetal Gattani, Untitled, 2007

Önce-sonra’yı bağlamından koparıp, çizgisel sürekliliği olduğu fikrini bir yana bırakıp, tüm zaman deneyimlerini kendi bağlamlarında ayrı ayrı değerlendirmelere tabi tutsak… Yeni bir zaman deneyimlemesi denesek, zamanın kendiliğini, ama yalnızca kendini yorumlamaya müsaade edecek ve türlü okumalara, türlü bozumlamalara imkan tanıyacak bir deneyimleme… Öyle ki, en aşırı tutumumuz bile onun bağlantılı bağlamsallığının engeliyle karşılaşmasın, geçmiş ve gelecek, zamanın yaratımı olsa da, sürer geçmiş ve bağlanan gelecek azat olsun bu yeni zaman algısından.

Geçmiş, şimdi ve gelecek noktalarını birleştirdiğimizde oluşan şeklin bir çizgi olması yalnızca üstünkörü bir tümevarım değil mi? Geçmişle şimdi bir çizgi ile bağlanır, şimdiyle gelecek de öyle… Fakat bu ikisi neden aynı sürerlik içerisinde bulunsun? Ve yine süreklilik aynasına bakan böylesi bir algıdan öte, neden arada kırıklar olmasın? Zaman deneyimlerinde kırılmalar olamaz mı? Bakkaldan süt alan, eve gelince onu dolaba yerleştiren, pasta yapacağında dolaptan çıkaran insan için kırılmalar olmaz. Fantastik bir kurgulamayla belli sıçramaların olduğunu, ama sürekliliğin beyaz çizgisine ayarlı sensörüyle dışarıya kapalı algımızın bu sıçramaları algılayamadığını, bu zaman sürekliliğini deneyimleyen fiziksel uzamımızın böylesi sıçramalara tepki vermeyeceğini söyleyebiliriz belki; yine de bu düşüncenin böylesi sıçramalar yoktur demekten farkı olmayacağını biliriz.

Ama çizgisel zemine koşullu duyusal sistemimizi bir kenara koyup kavramsal dünyanın erimini zamanın sürekliliğini yıkmaya çevirdiğimizde bunun mümkün olduğunu görürüz. Düşüncemle kurgusal mekânla gerçeklik arasında mekik dokuyabilir, geçmişle gelecek arasında oyunlar yazabilir, tüm mekân deneyimlerini altüst edip uzağı yakın edebilir, yanımdaki adamı yok edebilirim. İstediğimi öldürebilir, istediğimi yüceltebilirim. Newton’u ağaçtaki elmaya doğru uçurabilir, kutudaki kediyi istersem öldürür, istersem yaşatabilirim. Mesele bunun bize ne sağlayacağı. Sürekli zamanın yıkımı, zamansal kurguların oluşmasının öncesinde, kurguların şekillendiği durumların her türlü okumasını olanaklı hale getirir:

openquotegrey.gifSeçmece karpuzlar gibi etrafta uçuşan onca kaplumbağa varken”, dedi Aleksander, zifiri karanlıkta gözlerimizin kamaşması mümkün mü? Bir gömlek kolu kadar bile değeri olmayan siyah yalıçapkınları, etrafına daima neşe ve huzur katan rengârenk kargaları kıskanıyor olmasınlar sakın? Belki de kıskançlıktan öte, sevgidir bu. Belki de nefret. Sevgiyle yarattıkları nefret çığlıkları dökülüyor çatılardan aşağı havaya fırlatılan bir top gibi yavaşlayarak. Mutlu mu peki şöminenin yanıbaşındaki akbaba? Aleksander bilmiyor bunu, ben de bilemem ama, bence olsa olsa şömine mutludur, hoşnuttur akbabanın kendini bedavaya ısıtmasından. Ya da şemsiye gibi açılmaz oluvermiştir günebakanlar, zorlayınca patlayıvermişlerdir. Sonra da sıkılırken boynu ıskalayan parfüm tanecikleri gibi havaya karışıp israf olmaktan son anda kurtulmuşlardır. Piyanistini çalan piyanonun telleri kadar ince ve kalın güneş ışınları süzülür çerçevelerden içeri belki de, ama yağmur damlaları çerçevelerin gerisinden bu yana geçemez. Bu da sık sık güldürür Aleksander’ı ve beni üzüntüyle, Aleksander dans etmeyi bilmez ama ben dans ederim üzüntümden ve canım daha da sıkkınsa kitabımı tersten okumaya başlarım -ki katil maktulünü döndürebilsin yaşama. Sonra duyulan çığlık operetin oğlunu azarlamasıdır, fa tonunda kibar bir çirkinlik; çamur sıçrar çocuğun eline yüzüne. Çamur çocuğu siler kendisinden; ama Aleksander anlayamaz, çünkü ne görmüş ne de duymuştur. Kısa lafın uzunu, bebekler anneler yaratır. Mermer tozu dökülmeye başlar her yana ve gün yavaşça geceye döner, etraf parıldar yavaş yavaş. Geceler yaratır ışık ve ışığın içinde kaybolur karpuzlar, kaplumbağalar, Aleksander, gömlek kolu, yalıçapkınları, kargalar; akbaba yakar şömineyi, kül eder, onlar da kararır ve kaybolur bu meleksi ışıkla. Gece her tarafı aydınlatır ve yazılar yazarları yazmıştır artık. Ve okur bundan önce fark edememiştir ağladığında gözyaşlarının onu yarattığını ve anne karnının mezar olduğunu ve dirilmesiyle birlikte her geçen gün daha da gençleştiğini, günün birinde doğup gideceğini.openquotegrey-close.gif

Zamana tersten bakmak, zamanla algıladığımız yaşam, kader, sorumluluk, bilme ve tüm bunlara dayanan benlik algısında değişikliklere yol açabilir. Zaman, varlığın koşulu olarak uzamın yanında yerini alsa da, hakikat meselesinde uzamla beraber geçerliliğini yitirir. Çünkü zaman değerlendirmelerde bir altyapı olarak yerini aldığında, onun kurallarının bilinmesindeki yetersizlikler değerlendirmeler için de yetersizlik haline gelir.

openquotegrey.gifNesneyi yalıtma yetisi, onu, kendine özgü, yalnız kendi anlamlarının hücumuna uğratma yetisi, ancak seyreden kişinin tarihsel olarak ortadan silinmesiyle mümkün. Seyreden kişinin her çeşit tarihten kurtulmak için olağanüstü çaba göstermesi gerek; ki sonsuz bir şimdiye dönüşmesin, geçmişten geleceğe baş döndürücü ve kesintisiz bir devinmeye dönüşüp bir uçtan ötekine, durmak bilmeden gidip gelebilsin.openquotegrey-close.gif (Jean Genet, Giacometti’nin Atölyesi, Metis)

Sürerlilik belleği kapsamında tarihten kurtulmak: Geçmiş, şimdi ve geleceğin bir ve tek olması. Geçmişten geleceğe… kesintisiz bir devinme: Şimdilik bilinciyle söylenen. Genet’nin yaptığı, eseri -nesneyi (Giacometti’nin heykeli)- okumak telinden bir lakırdı (imkân bakımındansa bir aldatmaca); Genet yalan söylüyor. Fakat imlediği nüans kritik: Zamanın varlık algısındaki sürekliliğinin sentetik bir olgu olarak okunmasını ve -tıpkı Giacometti’nin heykellerinde olduğu gibi- en ilk, en önceki noktaya gidip, imkansız olanı, zamanın -geçmiş, şimdi ve gelecek düğümlerinin bağladığı yumakların- tek bir nokta gibi düşünülmesi. Tanrısal bir zaman hâkimiyeti ve zamandan soyutlanan nesnenin, üç boyutlu varlığın, uzamda var olan oylumun zamanın getirdiğinden, bellekten soyutlanması ve tüm eklerden erkin salt-uzam okunması.

İlgili linkler

Zaman (Seyrüsefer),

Le Mouvement (Zamandan Bağımsız Denklem),

Zaman ve Mekan (Mutlak Töz)

I. Mekân, bir varolma biçimidir. İçkin varlığın önsel koşuludur. Ontolojik olarak hem önceliğe değgin, hem esnasındadır. Varolurken vareder. Mekân kendinden soyutlanamayan oluşun yüzlerinden biridir.

II. Mekân pek çok biçimde varolabilir. Varlığın özüne ilişkin olması, ona yüklenen anlamların değişebilirliğini sağlar, yanı sıra res extensa olarak alımlanma şekilleri doğrudan res cogitansa bağlanır.

III. Nesnel varoluş, zuhur etme yönünden insanı da kuşatır biçimde, mekânsallıktır. Mekân, ontolojinin nesneler dünyasıdır. İçkin, varlığı mekânsallığıyken, mekânın dönüşümüyle ilgilenir.

IV. Öznenin varlığı mekânla ilişkilenmeyebilir. Özne, kendi’yi barındıran cisimselliğe bağlandığından mekânla ilişkisinin gerekliliği sonuçsuz bir tartışma olsa da, bunu sorgulamak öznenin varlığını anlamaya ilişkin bir çaba olması bakımından değerlidir. Zorunlu mekâna kaçınılmaz değinir, buysa içkin olmayanın anlaşılmasında (tabii ki gölgeleri olarak) bir yoldur.

V. Mekâna ilişkin her tür sorgulama, varlıkla ilgilenmenin bir şeklidir. Öznenin varoluşu bu anlamda değerlendirilmeye çalışıldığında, yetersizlik bilinci ağır olacak halde, insani bir çaba ortaya konulmuş olur.

VI. Sembolik aşkın teoloji ise, aşkın’ın düşünülen zuhuru yine mekânla anlam kazanır, çünkü nesnel varlığı mekâna zorunlu olan, alımlamasını başka pencerede gerçekleştiremez; anlayamaz, anlamlandıramaz. Anlam haritasına sunulanlar mekânsallığı barındırır.

VII. Mekânın şekillenmesinin görsel yolları her tür edimle ortaya çıkar. İmar, yoğurma ve yontma bu edim yollarından bazılarıdır.

VIII. Mimari ve heykel, mekânın şekillendirilmesinin çeşitli biçimleridir ve ikisi de öze ilişkindir. Amaçları değişse dahi, tözsel bağlamları aynı köktendir ve bu bakımdan ikisinden de ilk tahlilde salt varlık sorunsalı olarak bahsedilebilir. Ereksel anlam ortaya çıkmadığı, yani nitelikleri özellik kazanmadığı sürece, ikisinden aynı kavramlar olarak (varoluş şekillenmesi) bahsedilebilir.

IX. Fakat mimari kaçınılmaz olarak içinde yaşanılan şekillendirilmiş mekândır, heykelse sonrasal bir amaç için (varlığın özüne ilişkin bir sorgulama ya da yansıma veya tapınmak, göstermek, bilinç sunmak vs. olarak) var edilir. Demek ki ontolojik nitelikleri esnasında olarak değil, öncesinde olarak anlaşılmalıdır. Başka bir deyişle, ilksel aynılıkları yaratım-içinden değil, yaratım-öncesindendir. Benzerlikleri varoluşsaldır, tezahürleriyse kaçınılmaz olarak ayrılır.

X. O halde öze ilişkin sorgulamalar için, ikisine de varoluşta gerçekleştirilen şekillendirmeler olarak bakılabilir.

XI. Mekân sorgulamaları bize doğrudan bir fayda sağlamaz, fayda bu çaba esnasında ulaşılan çıkarsamalar olabilir. Sorgulamamız neticelenmeyecekse de, bu bizim onun neticelenmesini ümit etmemize engel teşkil etmez.

Varoluşun makamı, mekânın bekasıdır.

 

il-lee-untitled-978-q-1997-1998.gif

Il Lee, Untitled 978 Q, 1997-1998

şiir
Ağustos 2007
P S Ç P C C P
« Tem   Eyl »
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031  
Günümüz dünyası sanat yorumlarına alternatif bakışlar arıyor. Buysa ‘insan’ temelli her tür kavramsal konuyu incelemeye dahil ediyor. İnsanı tahlil etmeye başladığımızda ortalık bir nebze aydınlanacaksa, disiplinlerin farklılığı vesvesesini bir kenara bırakıp olan biteni farklı okumalarla anlamaya çalışmamız en makul yol olacaktır.
fikir
cc

İstatistik

  • 42,746 vuruş