schpara.jpg

 

Schopenhauer’un sanat anlayışının önemi yalnızca onun sanat hakkında diğer filozoflardan çok şey söylemiş olmasından değil, aynı zamanda bir edebiyatçı olarak varlığın özüne dair düşüncelerinde sanatçıyı farklı bir yere konumlandırmasından kaynaklanır. Magee onun birinci sınıf sanatçılar üzerindeki etkisinin diğer modern dönem filozoflarından daha yoğun olduğu görüşünü destekler. Schopenhauer’un sanat anlayışı üzerinde konuşmadan önce genel hatlarıyla onun felsefesinin çıkış noktasını incelemekte fayda var. Fakat en önce şunu belirtmemiz gerekiyor: Birçok felsefe tarihçisi, Schopenhauer’un felsefesinin bir bütün olarak ele alınmamasının olumsuz sonuçları olduğu konusunda hemfikir. Burada yapılan çalışma, Schopenhauer’un sanat fikrine dair özet bir bilgi niteliğinde.

Schopenhauer’un bir unutuluş evresinin ardından, günümüzde tekrar önem kazanmasında onun Wittgenstein üzerindeki etkisinin payı olsa gerek. Schopenhauer, öncülü Kant’ın fenomenler ve numenler dünyası ayrımından yola çıkar. Kant’a göre deneyimlerimiz, zaman ve mekân içerisinde var olan nesnelerin nedensellik ilkesi dahilinde anlaşılmasına bağlıdır. Fenomenler dünyası, şeylerin bize göründüğü haliyle alındığı/anlaşıldığı dünyadır. Numenler dünyasıysa nesnelerin, özlerinden başka hiçbir bağ olmaksızın, kendileri olarak var oldukları dünyadır. Kendinde şeyler olarak nesneler, asla bilinemez bir gerçekliğe sahiptirler; onların kendilerine ait bir doğası vardır. Biz onların bilgisine dolaylı olarak sahip oluruz. Bu yönüyle şeyler yalnızca kendi varlıklarıyla değil, aynı zamanda bizim yetilerimizin niteliği ve kapasitesiyle bizler için anlamlı hale gelir. Schopenhauer da Kant’ın ‘numenler dünyasının bilinemezliği’ fikrini kabul eder, fakat numenler dünyasının ne olabileceği üzerine fikir yürütür. Burada Kant’tan ayrıldığı nokta, kendi bedenimizden yola çıkan görüştür: Bizler bedenimizin bilgisini yalnızca yetilerimizle edinmedik; ona dair ‘dolaysız’, önceden sahip olduğumuz bir bilginin varlığı söz konusu. O halde bu bilginin ışığı altında, şeylerin kendinde dünyaları hakkında fikir yürütülebilir. Sonuçta dolaylı da olsa şeylerle onların bizim tarafımızdan algılanan halleri arasında bir ilişki elbette vardır.

İmge-Dil İlişkisi‘nde belirtilen imge ile şey arasındaki ilişki, bu bakımdan fenomen ile numen arasındaki ilişkiye benzetilebilir. İşte burada Schopenhauer, sanatçıyı şey’in duyumsanışı konusunda özel bir yere koyar. Ona göre sanatçı, şeylerin doğasına ait olanı sezebilme yeteneğine sahiptir.

 

schopenhauer by antony hare


Schopenhauer’un Sanat Anlığı

Anahatar sözcükler: Deha, yararın olumsuzlanması, bilgi, İdea, bireyXbilen katıksız özne, temsil ya da canlandırma, doğa üretimiXsanat üretimi, aprioriXaposteriori, yaratıcı irade, önseziXtanıma.

Schopenhauer sanatı doğanın karşısında bir yaratım edimi olarak görür. Onun sanat anlayışı sanatçı eksenli gelişen, dehaya bağlanan bir izlektir. Ona göre birey (1) yarardan vazgeçip tüm bağlarından kurtularak, (2) akıl ilkesinden kurtularak (ki bu önsel bir güzellik bilgisi gerektirir) ve (3) temsil ya da canlandırma yeteneğine sahip olarak deha olur.

Bir bireyin sanatçı olması için gereken bu özellikleri inceleyen Schopenhauer, düşüncesini insanın doğa karşısında muzaffer yaratımı ile sonuçlandırır. Ona göre sanat eseri doğanın sürekli deneyip düzgün bir biçimde vermeye çalıştığı şeyi net bir şekilde ortaya koyar, ideali bulmayı başarır. Sanatçıya atfettiği özellikleri yukarıdaki başlıklarından açarsak:

(1) Yarar gözetmeme, her tür bağı koparma: Schopenhauer’a göre yaratma edimi yarar gözetmeksizin gerçekleşir; deha, eserini yaratım dışında bir amaç olmaksızın ortaya koyar. Bu noktada Schopenhauer ‘ün arzsusu’ örneğini verir: Ünlü olma arzusuyla hareket eden birinin, tacıyla ün meleğinin betimlendiği Caracci tablosu karşısında hissettikleri, ‘ün’ sözcüğünü bir duvara yazılmış halde gördüğünde hissettiklerinden farklı değildir.

(2) İdea’ları tanıyabilme yeteneği: Schopenhauer’a göre sanat bilgiden İdea‘ya geçişi sağlar. Bu geçiş sanatçının maddeden sıyrılarak anlama yönelmesiyle sonuçlanır; sanatçı maddeyle olan bağını bu şekilde koparmış olur. Doğa ile İdea’ları ekseninde gelişen böylesi bir ilişki, nesnenin zorunlu fiziki koşullardan ve amacından sıyrılarak ‘saf bir biçimde’ anlaşılmasına olanak sağlar. Bu süreç herhangi bir insanda da pekâlâ bulunabilir; ancak sıradan insanda, dehadan farklı olarak bu düşünceler süreklilik arz etmez ve ancak eşyayla bireyin (kendini ilgilendiren) bir bağı olduğu sürece mümkündür. Deha ise bu bağları kırmış, öze yönelmiştir. Deha doğa karşısında İdea’yı görür pozisyondadır, böylece birey olmaktan sıyrılmış, bilen katıksız özne konumuna yükselmiştir.

Bu koşullarda İdea’nın nasıl anlatılacağı meselesi öne çıkar. Schopenhauer doğaya öykünme anlayışını olumsuzlar. Ona göre doğa, İdea’yı açığa vuran güzel yapıtlar üretse de doğanın üretimi, sanat üretiminden farklıdır; doğal güzellik rastlantıyla meydana gelir, farklı süreçlere tabidir. Doğaya öykünme bu nedenle reddedilmelidir. Schopenhauer’un argümanı güzelliğin bilgisinden hareket eder: Şayet apriori bir doğa kavramına sahip değilsek doğanın hangi parçasına öyküneceğimizi nereden bilebiliriz? Schopenhauer doğanın kusursuz bir güzellik yaratamadığını kabul edip sanatçının işinin ‘doğada bulunan farklı güzellikleri sentezlemek’ olduğunu ileri sürenlere hangi parçaların güzel olarak alınacağını, bunun bilgisinin nereden geldiğini sorar. Güzellik hakkındaki bilgimiz yalnızca deneyden de çıkamaz, ona göre önceden verilmiş bir apriori bilginin gerekliliği söz konusudur. Bu bilginin aklî apriori bilgiden farkı aklın ‘nasıl’ sorusunu temel almasıyla belirlenir. Güzellik biçimle değil içerikle ilgilidir. Şeylerin sebepleriyle değil, ne olduğuyla ilgilenir. Şeylerin özünün anlaşılmasında dehanın apriori-verilmiş algısı doğanın aposteriori verileriyle eklemlenir.

(3) Temsil ya da canlandırma yeteneği: Özetle sanatçı İdea ile iki şekilde oynar: Birincisi dehasından gelen derin düşünme yeteneğiyle onu algılar, ikincisi tespit ettiği İdea’yı temsil ya da canlandırma ile yeniden yaratır, zira İdea’lar doğrudan anlatılabilir olmaktan uzaktır. Bu şekilde sanat eseri öze ilişkin bir bilinç sağlamada yardımcıdır, fakat doğrudan bir açıklama çabası değildir. İdealara ilişkin bu tutumu onun felsefeden ayrıldığı noktalardan biridir.

Schopenhauer, ‘iradenin kendisi olmak’la betimlediği yaratıcı dehanın doğayı aştığını söyler. Doğanınkiyle insancıl yaratıcı irade benzerdir ve bu irade özümüzde mevcuttur; ancak dehanın yaratıcı iradesi ile sıradan insanınki farklılık gösterir: Sıradan bir insan güzelliği tanıma yoluyla bilirken deha önsezi sahibidir, İdea’yı sezer ve doğanın yaratmak istediğini anlar. Onun deneyip bulmaya çalıştığını kendisi derhal ortaya koyar, ideali sunar.

Özetle Schopenhauer sanatı doğanınkine benzer fakat ondan ayrılan ve onunkinden daha üstün bir yaratım olarak görür. Bu yaratımın bilgisiyse doğayı deneyimlemekle ortaya çıkmaz; zaten verilmiş bir apriori bilgi mevcuttur, doğanın aposteriori verileri buna eklenir. Bu noktada doğa sadece eşyanın bulunduğu düzlemdir, onlardaki İdea’yı algılama konusunda bir bilgi sağlamaz, bunu sanatçı kendi sezer. Yaratımını da bu şekilde kendisi ortaya koyar ve eksik olan doğaya “aradığın ideal bu” diye seslenir.

 

laokoon.jpg

Yunan sanatında ideal: Hagesandros, Athenodoros ve Rodoslu Polydoros, Laokoon ve Oğulları, M.Ö. 175-150

___________________________

Karikatür Antony Hare (2000)

Schopenhauer’un estetiği için A. Schopenhauer, İsteme ve Tasarım Olarak Dünya, Biblos

Schopenhauer hakkında giriş niteliğinde bir tartışma için B. Magee, Büyük Filozoflar/Platon’dan Wittgenstein’a Batı Felsefesi, Paradigma

Reklamlar