Sanatta transandantalizmin (sanatta aşkınlık veya sanatın aşkınlığı) ne anlama geldiğini anlamaya çalışırken, kavramların, ilksel anlamlarını yerine oturtarak anlaşılabileceğini farkettim. Bu süreç zihnimde oldukça basit bir kavramsal ayrımla sonuçlandı. Sorgulama sürecini temel alan yöntemim kabaca akıl ve töz ayrımından yola çıkıyor. Fazla uzun olmasa da, fikirlerin derli toplu olması amacıyla konuları başlıklarla ayırdım. Yöntemimin özellikle saf akılcı tutumu benimsememesiyle şekillendiğini belirtmem gerek.  Aynı zamanda bir Aşkın kabulüyle hareket ediyor. Bu tahlil çabası yalnızca kavramsal bulanıklığın önüne geçmek amacı taşıyor. Vakit darlığından ötürü bu yazıda yalnızca giriş yapacağım, devamını (ve asıl meseleyi) bir sonraki yazıya bırakıyorum.

Giriş 

İlerlemenin anlamını yitiridiği bir çağda belki ekseni değiştirmek gerekiyor, bu benim sıkça söylediğim bir şey. Belki gelişmenin karşılığı olarak (gelişmek?) ileri yerine yukarı tabirini kullanmanın vakti gelmiştir.

Yukarıya giden yol, gelişimin yeni hali, aşkının dünya içinde temellendirilmiş (ne derece, ne şekilde? Çokça akıl, fakat son kertede töz olması bakımından rasyonel ve pozitif açıdan kabul edilmeyecek) bir yöntemle, içkin olanın aşkın olan(l)a bizzat gelişmesi ve benzer şekilde dünyanın (mekan) ve akışın (zaman) aşkın olan tabanlı algılanmasıdır.

İçkin (insani) olarak sorgulama ve karar sürecimiz akıl tabanlıdır ve akıl doğrultusunda sürer. Ancak sürecin bizim açımızdan belirsiz ama yine bizde temelli ikinci bir yönü daha vardır. Bu kısım, tözsel süreç, yani kalbî karar aşamasıdır. Bu şekilde, kararlarımızı aklımız ve kalbimizle, yahut, metodolojik olarak, kendi-algısal-çıkarsama veya kendi-tözsel-çıkarsama temelli veririz. Anlaşılamayışı ve hakim olunamayışı bakımından kendi-tözsel-çıkarsama, sınırı kestirilebilmezdir. Bu yüzden algıdan sirayet edebilecek akıntılara maruz kalındığında bu durum fark edilmeyebilir. Bilinçaltı kendi-algısal-çıkarsamalar, kalbî olana benzer şekilde (bir süreliğine de olsa) bilinemez olduğundan, bu ikisinin karıştırılması mümkündür.* Sorgulamanın içkin niteliği, bu bağlamda, onun dogmatik olmaktan kurtulmuş olmasının garantisini vermez.

İçkin sorgulama (sorgulamanın daima ‘insani’ bir nitelik taşıdığını ve ne şekilde olursa olsun aşkın olamayacağını bir kez daha vurgulamakta fayda var), gerçek anlamını içkin temelli yöntemle kazanır; kendi-çıkarsama ifadesiyle kastedilen bu yöntemdir.

Kendi-çıkarsamanın ilk ve uzun, çaba bakımından daha yoğun olsa da asla daha değerli diyemeyeceğimiz yöntemi kendi-algısal-çıkarsamadır. Bu yöntem ‘akıl’ın, tam anlamıyla özgür iradenin ta kendisidir. Bilimsel yöntem zaten akılcılıkla temellendiğinden ve bilimsel bilgiye ulaşma yolu başka şekilde mümkün olmadığından bu başlık üzerinde fazla durmayıp yalnızca kısa bir Emil Cioran eleştirisi  ile kalbî-tözsel olanı anlama yolunu açmaya çalışacağım. Şu noktayı vurgulayım: Tahlil çabam elbette, yine içkin niteliğinden dolayı, eksik ve yanlışlanır olabilir.

Salt Aklın Umutsuzluğa/Yıkıma Mahkum Oluşu – Bir Cioran Eleştirisi

“Kökeninde aldatıcı ve yıkıma mahkum olmayan hiçbir ‘yeni’ hayat görmedim şimdiye kadar. Her insanın zaman içinde ilerleyip bunaltılı bir geviş getirmeyle kendini tecrit ettiğini, yenilenme niyetine de ümitlerinin beklenmedik yüz buruşturmasıyla karşılaşıp kendi içine düştüğünü gördüm.”(1)

“Maddenin dışında her şey müziktir: Tanrı bile sesli bir halüsinasyondan başka şey değildir.”, “Ebediyetin nasıl evrim geçirebileceğini anlamamızı yanlızca org sağlar.”(2) Müziğin coşkunluğu bir içkin-üstü’dür, ancak içkinden çıkmış olarak asla Aşkın değildir. Bireysel içkine görece aşkın olabilir, onu aşması bakımından. Ancak aşkın değildir.†

Bu Romen düşünürün başka bir kitabından alıntı: “Eğer Tanrı’ya inansaydım, kendimi beğenmişliğimin haddi hududu olmazdı: Sokaklarda çırılçıplak dolaşırdım.” (3) Aklın yetersizliği. Varoluşun aşağılanması. Sürecin reddi. Bu alıntının analizi, “Aşkın’a inansaydım içkini yok sayardım.” İçkine bağlı bencil bakış açısı Aşkın’ı yahut içkin dışında başka bir temelin varlığını tasavvur edemediğinden doğru yorum yapamıyor: “Zengin olsaydım fakirlere yardım ederdim.”

“Zamanın içine yerleşmek istedim; oturulmaz bir haldeydi. Ebediyet’e doğru döndürdüğüm zaman, ayaklarım yere değmez oldu.”(4) ‘Ben’ zamana sığmaz, ben’in ayaklarıysa ebediyette yere değmez.

“Herkesin “Ya Tanrı ya ben!” dediği bir an gelir; ve girişilen mücadeleden iki taraf da küçülmüş çıkar.”(5) Halbuki ben ve Ben arasında bir ayrım koyulmazsa, yorumlar yanlış anlamlar yüklenir. “Ya Tanrı ya ben” gerçek olabilir, ancak aynı cümle içinde kullanılacaksa, Tanrı ve ben değil, Tanrı ve Ben kullanılmalıdır. ‘ben ve Ben’ doğrudur, ilki benliğin içkiliğine, diğeri aşkın niteliğine göndermede bulunur. Ancak Tanrı ben ile değil, Ben ile anılmalıdır. Bu şekilde “Ya Tanrı ya ben”, yerini “Tanrı ve Ben”e bırakır.

 

________________________ 

* Sözgelimi katolik bir anne babadan doğan ve katolik anlayışla büyütülen bir çocuk, inancını akıl süzgecinden geçirip kalbî karar aşamasına geldiğinde bilinçaltında varolan dogmayı kabulü seçip kalbi süreci bu şekilde tamamlayabilir ya da tamamladığını zannedebilir.

(1) E.M.Cioran, Burukluk, Metis Yay.

(2) A.g.e.

†içkin-üstü’ne sanat transandantalizminden bahsederken değineceğim.

(3) E.M.Cioran, Çürümenin Kitabı, Metis Yay.

(4) E.M.Cioran, Burukluk, Metis Yay.

(5) A.g.e.

Reklamlar