You are currently browsing the monthly archive for Haziran 2007.

Toplumsal kültür ile evrensel kültür ayrımı hemen her yerde, pek çok şekilde çıkıyor karşımıza. Geleneksel yaklaşımlarla (fikirler, yaşam biçimleri, eserler) özgün yaklaşımlar (bireyselliğin öne çıkması, kozmopolit yaşam biçimleri ve buna uygun ortak yargı eserleri) arasında ayrım olduğu muhakkak; peki bu ayrımı nerede, ne şekilde koyacağız? Dr. Elif Ayşe Dora’nın İçmimarlıkta Hacim Tasarımının Kültür Boyutu başlıklı yazısı (Yapı, Haziran 2007)  sorduğu üç soru ve peşinden sunduğu kısa açıklamalarıyla oldukça yapıcı bir biçimde, önemli bir noktayı işaret ediyor:

• Toplum-Mekân-Kültür birlikteliğinde, toplumsal, yöresel ve etik özellikler nasıl yol gösterici olmalıdır?

  •Tasarımlar yanılgılı saplantılardan nasıl korunabilir?

 •Toplumlar arası ortak buluşma ve uyumlar çoğalmalı ya da eksilmeli midir? Örneğin, özgün tasarımlar içindeki Japon, Arap, Avrupa, Amerika, Türk vb. ulusal özellikler birbirlerinden nasıl ayırt edilebilir? Yöresellik ve evrensellik nerelerde bulunur ya da bir arada olamazlar?”

Bu soruların ardından bahsettiği kavramları tanımladıktan sonra yazısını şu cümlelerle noktalıyor: “Önemli olan, birçok kültürün (toplumun) yaşam biçimlerini inceledikten sonra, mekân tasarımcısının yüzeysel saplantılarda kalmamasıdır. Toplumun özellikleri, mekân tasarımı açısından yol gösterici kaynaklar olmalıdır. Tasarım kuramları ile anlatım yöntemleri yalnızca araçtır. Bu nedenle her tasarımcı, başarılı bir ayıklayıcı ve sonra yeniden kurgulayıcıdır. Mekân düzenlemelerinde, kurguların gerisindeki gerçek yaşam özelliklerinin bilinmesi gerekmektedir. Yaşam özelliklerinin sentezlenmesi ve yeniden yorumlanmasında, içmimarlık kavramında kültür bu anlamda ele alınmalıdır. Sonuçta, varılacak yer yine insan ve onun yaşamıdır.” 

“Yaşam özelliklerinin sentezlenmesi ve yeniden yorumlanması” çok açık, süreci çok net yansıtan bir ifade. Kültürün anlamlandırılmasından (pozitif bilgi) bireyselliğe, yaratıcının kendiliğine geçişin, technenin yolunu açan ve bireysel olana söz hakkı tanıyan yapıcı tanımlamanın yöntemini ortaya koyuyor. Sonuç cümlesiyle de, epistemenin ve çıkarsamaların soyut niteliğini ve onların yine insan’a anlam kazandırmasıyla son tahlilde yalnızca bir süreç olduğunu unutmamamız gerektiğini bize hatırlatıyor.

Kavramsal çelişkiler çoğunlukla amaçla aracın karıştırılmasından kaynaklanıyor. Kantvarî ifadeyle, pratikle teoriyi asla birleştiremeyecek olsak da, bu durum bizim bu birleşmeyi umut etmemize engel teşkil etmez. Çünkü birleşmenin gerçekleşmesi değil, bu gerçekleşmenin süreci önemli. Amacın sonuca ulaşmak değil, sonuca giden yolun ta kendisi olduğunu unutmamak gerek.

 

minyatür  ak

 

ertegunhouseoblique400.jpg  arolat.jpg

 

serkan_ozkaya_1.jpg

 

Çalışmalar sırasıyla Matrakçı Nasuh, Kanuni’nin İran Elçisini Kabulü (Süleymanname); Erol Akyavaş, Kerbela, 1983; Turgut Cansever, Ertegün Evi (Bodrum), 1973;  Emre Arolat, Bijoux Plaza (İstanbul) ve Serkan Özkaya, Davut (Michelangelo’dan esinle), 2005

Reklamlar

Sorgulama: Yapılanlar neye hizmet ediyor? Sanat bir amaca hizmet etmeli mi? Yoksa ars gratia artis mi? Bu ikilik toplumlar sorunlarından kurtulmayı başarana kadar geçerliliklerini korumaya devam edecek. Bakınız Plehanov Sanat ve Toplumsal Hayat‘ta neler söylüyor: “İkinci imparatorluk devri yazarları içinde, sanat sanat içindir teorisini hiçbir ilerici yanı bulunmayan bazı düşünürlere dayanarak reddetmiş olan kimselere rastlanır. Örneğin, Alexandre Dumas fils, “sanat sanat içindir” sözünün “bir araya getirilmiş anlamsız üç kelime”den başka bir şey olmadığını kesin bir dille ilân eder. A. Dumas fils Gayrimeşru oğul ve Müsrif baba piyeslerinde bazı toplumsal amaçlar güdüyordu. O, kendi düşüncesine göre, her yönüyle yıkılmakta olan “eski toplum”u eserleriyle desteklemesi gerektiğine inanıyordu.

 

Beckmann

Max Beckmann, The Yawners, 1918

 

Tabii bu tutum içerisinde kurtarılmaya çalışılan şeyin ne olduğu önemli. Plehanov yazının devamında Dumas fils ve Lamartine’le Maxime du Camp için sanat sanat içindir teorisini reddediyor olsalar da “…hiç de, burjuva düzeninin yerine yeni bir toplumsal organizasyon koymak arzusunda” olmadıklarından, “tersine olarak, proleteryanın kurtuluş hareketinin şiddetle sarstığı burjuva düzenini sağlamlaştırmak” istiyor olduklarından bahseder. Buradan “faydacı sanat doktrini devrimci zihniyetle olduğu kadar muhafazakâr zihniyetle de bağdaşmaktadır.” sonucunu çıkarır. Hatta Plehanov’a göre “ideolojik içerikten tamamen yoksun bir sanat eseri yoktur.” Bu doğru, zira Rothko’nun flulaşan karelerinde hayatının dış dünyaya yayılma, fakat içerisindeki çekirdeği daima muhafaza etme arzusunun, Mondrian’ın yatay ve dikey çizgilerle oluşturduğu bloklarda düzen arayışının, Yunan heykeltıraşlarında dinsel inanışlar ve yüceltme arzularının, buna bağlanan güzellik arayışlarının izlerini görürüz. Her durumda, toplumda bir takım sorunlar (kafaları meşgul eden konular) daima bulunur ve bunlar bir şekilde yansıtılır. Bundan on yedi binyıl önce büyük büyük dedelerimiz bir şeyi var edebilmek arzusuyla, yani yaratım sorunundan yola çıkarak avlarını nesne olarak almış ve işini taklitle çözmüştü. Bizim aile albümlerini doldurduğumuz gibi, onlar da kabilelerini mağara duvarlarında ölümsüzleştirmişti. Fakat söz konusu söylemde faydacı tutumdan kastedilen siyasi bir farkındalık yahut amaçsa işler biraz değişiyor. Çünkü başka kuramlara ve başka disiplinlerin alanlarına geçişler zorunlu hâle geliyor ve kapsam genişleyerek derinleşiyor.

 

rothko

Mark Rothko, White Over Red, 1957

kompozisyon

Piet Mondrian, Composition with Red, Yellow and Blue, 1921

 

Bugün yaşadığımız sıkıntılar farklı disiplinlerin alanlarına girmeyi zorunlu kılıyor. Ortak noktaysa birilerinin durumdan haberdar edilmesi, birilerinin uyandırılması. Toplumların uyuduğu düşünülüyorsa, sanat en fazla toplumu silkelemek, onu kendine getirmek gerektiği üzerine yoğunlaşacaktır. Fakat yeni söylemin önceki siyasi biçimlenmelerden biraz farkı var: Etkinliğini sürdüren kapitalizm, teknolojinin hızlı gelişimiyle birçok şeyi kolaylaştırmış ve yenilikler yaratmış durumda. Üretim teknolojileri bir ürünün birden çok üretimine olanak sağlayacak yetkinliğe sahip; istenilen formların yaratılmasında hiçbir sorunla karşılaşılmıyor. Bu, tüketim nesnelerinin estetik ölçütlere ayak uydurabileceği anlamına geliyor; özellikle bilgisayar teknolojisi ve modelleme sistemlerinin gelişmesiyle sınırsıza yakın bir yaratım alanı ortaya çıkmış durumda. Koşullar böylesi imkanlar yaratmışken bunları yok saymak ve bu duruma tavır takınmak elbette mantıklı değil. Peki ne yapmalı?

Sorun bu noktada edebiyat, şiir, sinema gibi anlatımla hareket eden sanatların alanına giriyor. Can Yücel ne diyor:

Ars Gratia Artis

aslan gene zehirlenmiş yatıyor alkol kuyusunun başında
yeleleri mızrak mızrak hep kurumuş kusmuktan
öylesine kanlanmış ki gözlerinin akları, taşların üstüne kaydı kayacak
karnına çekiyor bidüzüye ayaklarını,
tırnaklarını kesmek isteyen biri var da sanki, o istemiyor
dört yöne birden gitmek üzre yüzü, gerilmeler, seyrilmeler..
ama bir şiir aslanı ne de olsa,
kafasını kusmuklardan kaldırıp ikidebir
“ars gratia artis” diye inliyor
yani sanat sanat içindir diyor!..

Sanat ve kuramsal alan birbirlerinin alanına girip çıkıyorlar. Toplum refahı adına, şekli ne olursa olsun, amaçlanana ulaşmayı sanatın insanların hayatına dahli kolaylaştıracak, bunun yanında sanat kuramsal alanın söylem ve çıkarımlarından daima yararlanacaktır.

 

mgm

…sahip olunan, tüketilen her nesnede herkes arzusunu gidermek ister, arzusunu giderdiğine inanır; ama “kullanılabilir” her dakikada olduğu gibi, sahiplenilen her nesnede, yaşanan her doyumda arzu artık yoktur, zorunlu olarak yoktur. Arzudan geriye arzunun “tüketilmişliği” kalır.” (Baudrillard)

 

consume2.jpg

 

Bir süre önce Selim Tuncer‘e belli konularda fikirlerini almak istediğimi söylemiş ve bir röportaj talebinde bulunmuştum. Nezaketiyle, tüm yoğunluğuna rağmen beni kırmayıp sorularımı cevaplamıştı. Ödev bahanesiyle kendisiyle iletişime geçip onu sömürebilecek duruma gelmeyi amaçlamıştım, başardığımı söyleyebilirim.

Selim Bey “Annemizin kurabiyeleri tek başına bir “tüketim nesnesi” midir?” başlığıyla bana gönderdiği cevapları yine aynı başlıkla yayınlamış, bu ikili süreci özgürleştirmiş. Ben onun bu yazısındaki fikirlerin bir kısmına eleştiriler yönelttim, ve bu yazıyı yayınlamadan önce kendisinin eleştirisine sundum. Koşulların ikame konusunda sorunları olduğu gerçeğini, kültürel anlamda “Batılı düşünürlerin çekyat isimli misafir yatağından haberdar olmadıkları” metaforuyla ifade ederek “Ben gerçeğin bir yüzüne, sen ise öbür yüzüne bakarak konuşuyoruz… Toptan ret yerine “iyi”ye doğru bir “dönüşüm”ü daha fazla önemsiyorum.” yorumunu yaptı. Benim çabam da reddetmenin yapıcılık adına bir fayda sağlamayacağı bilinciyle, o olası ‘dönüşüm’ün, koşulların analiziyle mümkün olduğunu göstermeye çalışmak. Pazarlama dünyasının içerisinde olan bir profesyonelle böylesi bir diyalektik, muhtemelen belli ayrımların en azından tanımlanmasının önünü açacaktır. Öncelikle yukarıdaki bağlantıdan röportajın tümünü okumanızı öneririm, burada yalnızca belli yerleri alıntıladım.

Tüketimin ‘kimlik yaratma’ görevini üstlendiği bir çağdayız. Bu aldatmacayı ve tüketicinin imgesel varoluşunu, bir profesyonel ve bir insan olarak (ayrı ayrı) nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yaratılan marka kimliğiyle, bu marka kimliğinin tüketiciyle buluşması sonucu onun kimliğine katkıda bulunması, dönüştürmesi, zaman zaman yeniden yaratması süreçlerinin yaşandığı doğrudur. Bu bir aldatmaca mıdır? Bence değildir. Hatta temel ihtiyaçları karşılayan mal arzlarına göre, Maslow hiyerarşisinin üst basamaklarına doğru bir insanileşme evriminden söz etmek bile mümkündür. Tabii, fetişizm bir ifrat noktası ve bir hastalık olduğu için onu tartışmanın dışında tutuyorum.

Tarih öncesi çağlardan bu yana altın veya diğer değerli metallere kendi işlevsel değerlerinin çok çok üzerinde bir değer yükleyerek bunları kullanan insanların “imgesel varoluş”ları için gerçekleşen etki, hangi “aldatıcı” eller tarafından kurgulanmıştır mesela?

İnsanın inekten farkı, otla papatyayı kesinlikle birbirinden farklı görmesidir. İnsan otla yetinmez, papatyayı ister. Birileri de bu talebi karşılar. Bu basit denklemin etrafında birçok şeyi tartışabiliriz, ama denklemi atlarsak tartışmalarımız doğru bir yön bulamaz.

-Başarılı markalar tüketiciyle duygusal ilişkiler kurar. Kullanıcının bir tüketim nesnesiyle duygusal bir ilişki kurması ne kadar anlamlı? Bu durumu, tüketiciye aynı sektördeki diğer markalardan daha çok yardımcı olduğu düşüncesiyle tasdik mi etmeli, büyümek için kullanıcıyı kullandığından lanetlemeli mi?

“Tüketim nesnesi” bir aşağılama ifadesidir. Ancak başarılı markaların gerçekten bir tüketim nesnesi olup olmadığını tartışmak gerekir mi acaba? Markaların, tüketicinin duygusal ihtiyaçlarına cevap vermeleri, neden açlık içgüdüsüne cevap vermelerinden daha gayri ahlaki olsun?

Peki, annemizin kurabiyeleri tek başına bir “tüketim nesnesi” midir?

Şu noktayı açıklığa kavuşturalım: Selim Bey tüketim nesnesinin bir aşağılama ifadesi olduğu fikrini “”Arzu nesnesi” diye bir kavram vardır, aslında “tüketim nesnesi”nin, bunun alt kademesini oluşturduğu düşünülür.” sözleriyle açıklayıp beni “Bizim tavuk yeme şeklimizle tilkinin tavuk yemesi arasındaki farkın Maslow’la ne ilgisi olabilir?” başlıklı makalesine yönlendirmişti.

banksy

Banksy, Early Man Goes to Market (Fark edilene kadar British Museum’da sergilendi)

Sanırım çok yakın bir zaman içerisinde tüketim nesnesiyle arzu nesnesinin artık aynı şeyleri ifade ediyor olduğu gerçeğiyle yüzleşeceğiz.

Barnard’a göre “İnsan olmak, görsel desenlere, şekillere, dokulara ve ritmlere tepki verecek potansiyele sahip olmak anlamına gelir.” Zaman içinde, bu özelliğimizle, arzularımıza temel ihtiyaçların ötesinde hitap eden -ve her bir basamağıyla erimimizi anlatan- şeyler yarattık. Bu şeyler bireysel erimle gereksinim hâlini aldı. Bunlara bir değişim değeri yükledik; erimimiz arttıkça hale genişledi, genişledi, genişledi… Değişim değerinin anlamı şeylerin tüketilebilirliğiydi, ve erimin kapsamına giren her şey bu gerçekliğe dahil oldu. Metalar yarattık, metalaştırdık. Bunlar üzerinde konuştuk, durumu eleştirdik; değişimse söylenenleri dinlememekle kalmadı, azgınlığıyla gün geçtikçe devleşti.

İnsanın erimiyle beraber sahip olduklarının niteliğinin de artması elbette ilerleme ve gelişim adına insanın çabasını ve başarısını gösteriyor. Ancak daha nitelikli şeylere sahip olmakla kişiliklerin bu şeylerle yaratılıyor oluşu arasında ince bir ayrım var. İnsanın kendini tanımlama arzusuna dayanan bir ayrım. İnsan kendini maddi kapasitesiyle mi tanımlamalı, mana içeriğiyle mi? Elbette ikisi de tanımlamanın bir parçası, söylemeye çalıştığım, ‘insan’ dediğimiz kavrama hakkını verecek tanımlama hangisinden destek almalı? Maslow’la okuyacak olursak, kendini gerçekleştirme sürecine nasıl bir etkisi var maddi olanakları temel alan tutumun? Doğu felsefesinde vardır ya, “En zengin insan en az şeye ihtiyaç duyan insandır.”

Altın ve değerli madenlerle yaratılan imgesel varoluş, onların doğada az bulunan, bu nedenle maddi değeri, yani maddeye dayanan değeri önsel anlamıyla gerçekten yüksek olarak nitelendirilen şeyler olmasının yanında, tam da bu yüzden elbette erkin sembolü olmuştur. Ancak bugünün ‘altın kolyeleri’ maddeye dayanan değeri, hatta niceliği yönünden değil, nitelik olarak da yüksek değeri olmayan şeyler-Sözgelimi bilmem kaç sente maledilen bir Nike ayakkabı. Pazarlama stratejileri elbette yüzyıllar önce bunun farkına varmış. Manevi değerlere yüklenmesi gereken önemin bilincinde olarak pazarladıklarını bu alana kanalize etmiş: İlk paragrafta bahsettiğim ‘mana’ya dâhil olma’ çabası sözkonusu. ‘Duygularla metaları özdeşleştirme.’ Bunun sonucunda arzularımızın bu toplumsal sistemin üretebildikleriyle sınırlı olması da cabası.

bmwad

 BMW’nin çekiciliği. Bu çekiciliğin eril olarak verilmesi, bir arabanın estetik değerini vurgulayan kadınsı güzellikle  ilişkilendirilmesinden daha farklı anlamlar taşıyor. Araç resminin kadının değil de erkeğin yüzünü örtüyor olması, kullanıcı kitlesi erkek ağırlıklı olan bir araç için oldukça manidar.

Markaların, tüketicinin duygusal ihtiyaçlarına cevap vermelerinin açlık içgüdüsüne cevap vermelerinden daha gayri ahlaki olabileceği fikri bu bağlamda okunabilir. Manevi açlık da fiziki açlıkla benzer yöntemlerle karşılanacaksa, ki bu olabilir ve oluyor, bunun neticesi ne olur? Bunun sorulması, bunun incelenmesi gerek. Zira günümüzde, ifrat olarak tanımlayabilecek olsak da bu durumun neticesi olarak ortaya çıkmış ve bu kaynaktan beslenen, ‘alışveriş hastalığı’ denilen bir garip rahatsızlık mevcut. İnceleme alanını bu eksende genişletmek…

Benzer bir tüketim ekseni sanat alanında da bulunuyor. Özgür Tiyatro’dan Özgür Başkaya piyasa ve sanatçı arasındaki ilişkiyi sorgulayan yazısında, bu yönde oldukça hassas noktalara değinmiş, sanatçıya bir sorumluluk yükleyerek sanatın tüketime dayanan varlığını gerekçeleriyle reddetmiş. Fikirlerin çoğuna katılıyor olmamın yanında, öncelikli işin toplumsal analizler olması gerektiğini ve bugünü ve burayı inceleyen bir sosyolojiye ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorum. Bu düşüncemi patlangaçtaki yazıya eklediğim yorumla ayrıntıya girmeden belirttim. Yorumda da verdiğim bir alıntıyla düşüncemi özetleyim: “[Postmodernizmi tartmayı ve değerlendirmeyi arzulayanların karşılaştıkları çıkmazlar] postmodernizmin yükselişini simgesel üretim ve yayın uzmanlarının iktidar potansiyelinde artışa yol açan uzun erimli bir sürecin parçası olarak kavramaya ihtiyaç duyduğumuzu işaret ediyor. Sonuçta bu çıkmazlar… postmodernizmin bir sosyolojisini yapma yönünde çalışmamız gerektiğini anımsatıyor.” (Featherstone)

Şu bir gerçek: ‘Annemin kurabiyeleri’ bile artık birer tüketim nesnesi olmuş durumda. Tüketim toplumu gerçekliğini yaşayan tüketicileriz. Yazıyı Ivan Illich’in bir sözüyle noktalayım: “Çok daha fazla sayıda bebeğin inek sütüne ulaştığı doğrudur, fakat zengin olsun, fakir olsun, tüm annelerin sütü de kuruyup gitmektedir. Bebek, biberon ihtiyacıyla ağlamaya başladığında, yani, organizma bakkaldan gelen süte kavuşmaya ve böylece de görevini ifa edemez hale gelen memeden yüz çevirmeye alıştırıldığında, tiryaki tüketici doğmuş olur.

 

 holzer

 Jenny Holzer, Protect Me From What I Want

Sorgulama Sürecine İkici Bir Yaklaşım’ın son kısmı töze odaklanıyor. Ben töz kavramını ‘kalbî’ ile karşıladım, aklın dışındakini tanımlayan kavramı kendi toplumsal literatürümüzdeki ‘kalbî’ ifadesiyle daha iyi ifade edebileceğimi düşündüm. Ama bu kelimeyi geleneksel çağrışımlarla okumak yerine vermeye çalıştığım saf bağlamında değerlendirmek daha faydalı olabilir.

Kendi-Tözsel Çıkarsama

Aşkın inancın kabulü (aşkın iman) salt akılla mümkün değildir. Çünkü inancın kabulü eksiksiz bir doğrulama gerektirir; içkin Aşkın’ı asla kapsayamayacağından, içkin olarak, salt aklımızla aşkın inancın tüm sorularına cevap veremeyiz. Bu noktada devreye ikinci karar mevkii ‘kalp’ girer. Akıl içkin’e, ‘işleyiş’e, ‘birikim’e duyulan saygıysa, kalp de ‘öz’e duyulan saygıdır. Bu iki saygı sentezlenmedikçe ‘varoluş’a olan saygı asla gerçekleşemeyecektir; buysa varlığın inkarı ve aşağılanmasıdır. Varoluş akılla beraber kalbi de içerir, bu düzgü atlandığında varoluşla ilgili sorunlar ortaya çıkar; zira var olanlar olarak varoluşu inkar edemeyiz. Hakkımızda (ontolojik olarak) tek apriori varolduğumuzdur, bu varoluş aşağılanmayı kaldıramaz. Rasyonel düşünce ve pozitivist algının eksikliği burada yatar. Tüm olaylar bir yere kadar algısal-çıkarsamayla açıklanabilir, ancak bir yerden sonra bu yetersiz kalır, sıra tözsel çıkarsamaya gelir. Muhakeme sürecinin işleyişi budur.

(Buraya bir not düşmekte fayda var: kendi-tözsel-çıkarsamamızın mahiyetini kavramanın olanaksızlığından ötürü onu geleneksel ‘kalbî’ kavramıyla özdeş tutmuş olsam da, bu kelimeyi her kullanışımda kelimenin geleneksel anlamından ziyade ‘töze ait olan’ ifadesini belirtmeye çalıştığım anlaşılsın. Evet, kalbî olanın niteliği tartışılabilir; ancak töze ait olanın kalbî olanla bir olup olmayışı da belirsizdir ve bu belirsizlik kendi varlığımız’daki anlaşılamayanı belirtme çabası gibi zor ve belki anlamsız gelebilecek bir çabaya sebebiyet verir. Algılanamayan ve anlaşılamayan olması, bu kavramların benim şu anda kağıt üzerinde anlatmaya çalıştığım ‘şeyler’e birebir gönderme yapmamı olanaksız kılar; demek ki çabam bu kavramı / kavramları açıklamaya çalışmaktan ziyade, tözün varlığından bahsetmek, ya da, gönderme yapılan şey(ler)i ortaya çıkarmaktan çok gönderme yapma eyleminin ta kendisidir.)

Kalbe verilen önem dogmatik olma anlamına gelmez, ancak böyle anlaşılmaktadır. Bu durum aklın işleyişini kavrayabildiğimiz halde kalbin (tözün) işleyişini kavrayamayışımızdan kaynaklanır. Kendi sürecimize hakim olma arzusu, benliğimize, kendi varlığımızı bilebilmemiz ve anlayabilmemiz gerekliliğini dayatır; halbuki tözsel işleyiş süreci algı alanımızın (ki bu alan ‘birikim’lerle sınırlıdır) dışında kalır. Halbuki sınırlarımızın ne olduğunu asla bilemeyiz*; bu bakımdan kendi benliğimizi bilip anlayabilmemiz ve ona hakim olma gerekliliği hissetmemiz bir yanılsamadan ibarettir. ‘Aşkın’ ın evrensel kümesindeki içkin olarak aşkını anlama çabamızda (bu çaba yalnızca bir karar süreci gerektirmesi sebebiyle anlamlıdır; zira aşkını tam manasıyla yahut gerçekten anlamamız mümkün değildir, ancak ‘varoluş’un kendi varlığı bir anlama çabası (kendini anlama çabası) gerektirir. Bu çaba bir çeşit sorgulamaya ihtiyaç duyar. Varoluş anlamsal olarak daima bir ve aynı olduğundan aşkını anlamaya çalışması, yani, aşkının varoluşunu sorgulaması, kendini anlamaya çalışması ve kendi varlığını (var olduğunu, ne olduğunu) sorgulaması demektir. Bu bakımdan varoluşumuz Aşkın olmasa da içkine göre aşkındır ve bizim hakkımızdaki -şimdilik, en başta- tek gerçektir.) bir karar süreci gerekliyse, bu karar da yine içkinliğimiz hasebiyle akılla beraber kalbi (tözü) de kapsamak durumundaysa, karar aşamasının sonuca giden yolunda ikisi de varolduğundan birinin diğerinden daha önemli olduğunu söyleyemeyiz. Birinin eksikliği süreci yarım bırakır, ne kadar yol katedilmiş olursa olsun, sonuca ulaşılamayacağından işleyiş geçersizleşir.

 

___________________________

*”İnsanoğlu kendi aklının büyüklüğünü ve gücünü tahmin bile edemez.”(G.F.Hegel) Kalbî (tözsel) olanın ne demek olduğunu asla tam olarak bilemeyeceğimizden, Hegel’in burada ifade ettiği aklın büyüklüğü ve gücünü bizim bahsettiğimiz sınırsızlık şeklinde okumak yanlış olmayacaktır.

Sanat Transandantalizmi ve Kavramsal Ayrımlar

Sanatta ‘aşkın’lık, içkin’in aşkın Niteliği

Eğer ‘sanat aşkınlığı’ndan bahsedeceksek, kavramları karıştırmamak ve algı bulanıklığına düşmemek için bir takım temel kavramları açığa kavuşturmamız gerekiyor. Öncelikle sanatın aşkın niteliğini sorgulamamız lazım: Aşkın içkinden hasıl olur mu? Hayır, içkin aşkınla sonuçlanmaz ya da aşkını üretmez. Ancak sanat gibi olgusal (yani tanımı yapılmış, bireyselliğin ötesine geçmiş) bir kavram için onun bireysel içkinliğin ötesine geçtiğinden bahsedebiliriz. Buysa kısıtlı içkinden daha kapsamlı bir ‘görece kısıtlı olmayan içkin’, bir ‘içkin-üstü’ olarak nitelendirilebilir. Katiyen aşkın olmasa da, bireysel bir anlam taşıyan ‘içkin’ kavramının ötesine geçtiğinden aşkın olarak adlandırılır. Bu tanım bireyselliğin ve içkine-göre tek yanlılığın bireysel -ve bencil- bakış açısıyla yapılmıştır.

İçkin, içkin-üstü, aşkın, Aşkın

Bu durumda, bizlere ait olandan (içkinden) çıkan ancak niteliği algısal tasavvuru aşan bir tözsel durum, içkin-üstü, veya, tözsel aşkın, veya aşkın olarak nitelenmelidir.

Sanat insana ait olan ve insandan çıkan bir uğraş olduğundan sanatın aşkınlığı bu kapsamda değerlendirilmelidir.

Aşkın, tasavvurun ötesindeki, kendi niteliğine yalnızca kendisinin birebir göndermede bulunabileceği, bizim içinse yalnızca kavramsal olarak varolan bir olgudur. Bu, Aşkın’ın kendi-özü için geçerlidir. Ancak insana ait olan töz, yani içkin-üstü, yani aşkın, Aşkın’ı kavramsal olarak tanımaktan fazlasını ister. Tanımanın üzerindeki bu ‘bilme’ isteği, aşkın’ın (aşkının nitelikte içkin olana ait olduğunu unutmamak gerek) niteliğindeki eksikliklerden ötürü Aşkın’a birebir gönderme yapamaz olduğundan, Aşkın’ı aşkına indirger ve göndermelerini, oluşturduğu bu yeni ‘indirgenmiş küme’ye yapar. Her durumda içkin olanın anladığı Aşkın, içkin tarafından algılanabilen / algılanabilir aşkındır.

 

küme1

A : aşkın
E : Aşkın
E’ : aşkınlaştırılmış (indirgenmiş) Aşkın

 

Bu yüzden aşkının tanım kümesiyle aşkınlaştırılmış Aşkın’daki değer kümesi tutarlı görünse de, tanımların göndermelerinin Aşkın’ın değerleriyle tutarlılığı asla bilinemez. Kısaca aşkın Aşkın’ı anlayabilmek için onu aşkına indirger ve öyle tanımlar, ancak bu tanımların doğruluğundan hiçbir zaman emin olunamaz.

İçkin-üstü’nün Anlaşılmasında Önemli Bir Nokta

Kavramlar arasındaki bu hassas ayrımı belirleyebilmek için içkin kavramını da irdelememiz gerekir. İki türlü içkin vardır:
1. Kavramsal içkin: Bizim terminolojimizde insana ait olan, insansı, kısıtlı, sınırları olan, aşkın olmayan.
2. Pratik içkin: Her insanın ayrı ayrı durumunu belirten, bireysel ‘içkin olma durumu’.
Bu iki kavram arasında anlam karmaşasına yol açmamak için ilkine ‘İçkin’, ikincisine ‘içkin’ diyelim

‘İçkin’, kavram olduğu için tanım olmanın ötesine geçmez, canlı değildir. Ancak ‘içkin’ yaşayan bir şeydir, İçkinliğin uygula(n)ma biçimi, tezahürüdür. Bireysel önem arz eder.

İçkin-üstü, bu bakımdan, ‘içkin’e yapılan bir göndermedir. İki şeyi ifade eder:
1. Algısal olanın ötesinde olan, töz’den çıkmış, varlığımızdaki ‘bilinmeyen’e ait olan, içkinimizdeki aşkındır. ‘aşkın’dır, çünkü içkinliğimizle sınırını kavrayamayız, ancak bizde mevcuttur.
2. Bireyselliğin ötesine geçmiş, toplumsal diyebileceğimiz bir nitelik arz eden, bu şekilde bireysel olan içkin’in ötesinde bir içkin-üstü. Kısaca kolektif bir içkin.
Bu iki kavram arasında anlam karmaşasına yol açmamak için ilkine ‘içkin-üstü’, veya ‘aşkın’, ikincisine de ‘İçkin-üstü’ diyelim.

 

küme2

E : Aşkın
E’ : aşkınlaştırılmış Aşkın
T : İçkin-üstü
A : aşkın (içkin-üstü)
I : içkin

 

Tekrar hatırlatmakta fayda var, ‘Sorgulama Sürecine İkici Bir Yaklaşım’, sanatta transandantalizm ve eser seyrinin veya okumasının bu eksende değerlendirilişinin algılama biçimini sormaya yönelik bir çabadan ibaret. Söylendiği gibi, bu ikici yöntem akıl ve töz temelinde hareket ediyor ve tanımlamaları bunların işleyiş mekanizmalarına göre ortaya koymaya çabalıyor. Tözsel olanın anlamını, sorgulama/yorumlama sürecindeki yerini biraz daha ayrıntılı biçimde bir sonraki yazımda toparlamaya çalışacağım.

Sanatta transandantalizmin (sanatta aşkınlık veya sanatın aşkınlığı) ne anlama geldiğini anlamaya çalışırken, kavramların, ilksel anlamlarını yerine oturtarak anlaşılabileceğini farkettim. Bu süreç zihnimde oldukça basit bir kavramsal ayrımla sonuçlandı. Sorgulama sürecini temel alan yöntemim kabaca akıl ve töz ayrımından yola çıkıyor. Fazla uzun olmasa da, fikirlerin derli toplu olması amacıyla konuları başlıklarla ayırdım. Yöntemimin özellikle saf akılcı tutumu benimsememesiyle şekillendiğini belirtmem gerek.  Aynı zamanda bir Aşkın kabulüyle hareket ediyor. Bu tahlil çabası yalnızca kavramsal bulanıklığın önüne geçmek amacı taşıyor. Vakit darlığından ötürü bu yazıda yalnızca giriş yapacağım, devamını (ve asıl meseleyi) bir sonraki yazıya bırakıyorum.

Giriş 

İlerlemenin anlamını yitiridiği bir çağda belki ekseni değiştirmek gerekiyor, bu benim sıkça söylediğim bir şey. Belki gelişmenin karşılığı olarak (gelişmek?) ileri yerine yukarı tabirini kullanmanın vakti gelmiştir.

Yukarıya giden yol, gelişimin yeni hali, aşkının dünya içinde temellendirilmiş (ne derece, ne şekilde? Çokça akıl, fakat son kertede töz olması bakımından rasyonel ve pozitif açıdan kabul edilmeyecek) bir yöntemle, içkin olanın aşkın olan(l)a bizzat gelişmesi ve benzer şekilde dünyanın (mekan) ve akışın (zaman) aşkın olan tabanlı algılanmasıdır.

İçkin (insani) olarak sorgulama ve karar sürecimiz akıl tabanlıdır ve akıl doğrultusunda sürer. Ancak sürecin bizim açımızdan belirsiz ama yine bizde temelli ikinci bir yönü daha vardır. Bu kısım, tözsel süreç, yani kalbî karar aşamasıdır. Bu şekilde, kararlarımızı aklımız ve kalbimizle, yahut, metodolojik olarak, kendi-algısal-çıkarsama veya kendi-tözsel-çıkarsama temelli veririz. Anlaşılamayışı ve hakim olunamayışı bakımından kendi-tözsel-çıkarsama, sınırı kestirilebilmezdir. Bu yüzden algıdan sirayet edebilecek akıntılara maruz kalındığında bu durum fark edilmeyebilir. Bilinçaltı kendi-algısal-çıkarsamalar, kalbî olana benzer şekilde (bir süreliğine de olsa) bilinemez olduğundan, bu ikisinin karıştırılması mümkündür.* Sorgulamanın içkin niteliği, bu bağlamda, onun dogmatik olmaktan kurtulmuş olmasının garantisini vermez.

İçkin sorgulama (sorgulamanın daima ‘insani’ bir nitelik taşıdığını ve ne şekilde olursa olsun aşkın olamayacağını bir kez daha vurgulamakta fayda var), gerçek anlamını içkin temelli yöntemle kazanır; kendi-çıkarsama ifadesiyle kastedilen bu yöntemdir.

Kendi-çıkarsamanın ilk ve uzun, çaba bakımından daha yoğun olsa da asla daha değerli diyemeyeceğimiz yöntemi kendi-algısal-çıkarsamadır. Bu yöntem ‘akıl’ın, tam anlamıyla özgür iradenin ta kendisidir. Bilimsel yöntem zaten akılcılıkla temellendiğinden ve bilimsel bilgiye ulaşma yolu başka şekilde mümkün olmadığından bu başlık üzerinde fazla durmayıp yalnızca kısa bir Emil Cioran eleştirisi  ile kalbî-tözsel olanı anlama yolunu açmaya çalışacağım. Şu noktayı vurgulayım: Tahlil çabam elbette, yine içkin niteliğinden dolayı, eksik ve yanlışlanır olabilir.

Salt Aklın Umutsuzluğa/Yıkıma Mahkum Oluşu – Bir Cioran Eleştirisi

“Kökeninde aldatıcı ve yıkıma mahkum olmayan hiçbir ‘yeni’ hayat görmedim şimdiye kadar. Her insanın zaman içinde ilerleyip bunaltılı bir geviş getirmeyle kendini tecrit ettiğini, yenilenme niyetine de ümitlerinin beklenmedik yüz buruşturmasıyla karşılaşıp kendi içine düştüğünü gördüm.”(1)

“Maddenin dışında her şey müziktir: Tanrı bile sesli bir halüsinasyondan başka şey değildir.”, “Ebediyetin nasıl evrim geçirebileceğini anlamamızı yanlızca org sağlar.”(2) Müziğin coşkunluğu bir içkin-üstü’dür, ancak içkinden çıkmış olarak asla Aşkın değildir. Bireysel içkine görece aşkın olabilir, onu aşması bakımından. Ancak aşkın değildir.†

Bu Romen düşünürün başka bir kitabından alıntı: “Eğer Tanrı’ya inansaydım, kendimi beğenmişliğimin haddi hududu olmazdı: Sokaklarda çırılçıplak dolaşırdım.” (3) Aklın yetersizliği. Varoluşun aşağılanması. Sürecin reddi. Bu alıntının analizi, “Aşkın’a inansaydım içkini yok sayardım.” İçkine bağlı bencil bakış açısı Aşkın’ı yahut içkin dışında başka bir temelin varlığını tasavvur edemediğinden doğru yorum yapamıyor: “Zengin olsaydım fakirlere yardım ederdim.”

“Zamanın içine yerleşmek istedim; oturulmaz bir haldeydi. Ebediyet’e doğru döndürdüğüm zaman, ayaklarım yere değmez oldu.”(4) ‘Ben’ zamana sığmaz, ben’in ayaklarıysa ebediyette yere değmez.

“Herkesin “Ya Tanrı ya ben!” dediği bir an gelir; ve girişilen mücadeleden iki taraf da küçülmüş çıkar.”(5) Halbuki ben ve Ben arasında bir ayrım koyulmazsa, yorumlar yanlış anlamlar yüklenir. “Ya Tanrı ya ben” gerçek olabilir, ancak aynı cümle içinde kullanılacaksa, Tanrı ve ben değil, Tanrı ve Ben kullanılmalıdır. ‘ben ve Ben’ doğrudur, ilki benliğin içkiliğine, diğeri aşkın niteliğine göndermede bulunur. Ancak Tanrı ben ile değil, Ben ile anılmalıdır. Bu şekilde “Ya Tanrı ya ben”, yerini “Tanrı ve Ben”e bırakır.

 

________________________ 

* Sözgelimi katolik bir anne babadan doğan ve katolik anlayışla büyütülen bir çocuk, inancını akıl süzgecinden geçirip kalbî karar aşamasına geldiğinde bilinçaltında varolan dogmayı kabulü seçip kalbi süreci bu şekilde tamamlayabilir ya da tamamladığını zannedebilir.

(1) E.M.Cioran, Burukluk, Metis Yay.

(2) A.g.e.

†içkin-üstü’ne sanat transandantalizminden bahsederken değineceğim.

(3) E.M.Cioran, Çürümenin Kitabı, Metis Yay.

(4) E.M.Cioran, Burukluk, Metis Yay.

(5) A.g.e.

Mesele fazlaca konuşuldu, biraz can sıkıcı bir hal aldı, ama ille de konuşulması gereken bir konu olduğunu düşünüyorum. Herkes Boğaziçi Üniversitesi’ndeki “Peşmerge Şov (!)”u muhakkak duydu, yine yerinden zıpladı, dudaklarını ısırdı. Hürriyet’in -bu tutumlarda alıştığımız biçimiyle- paranoyak sunumunu ben de çok rahatsızlık verici buldum. Paranoyanın, en son Dil Tarih’te gerçekleşen üzücü olaylarla gördüğümüz, nevrotik yansımalarının olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Bu koşullarda, sanatı da dahil eden bir erim içerisinde ifade özgürlüğünün vazgeçilmez olduğunu belirtmemiz gerek.

Ulus-devletin işleyiş mekanizmasının asimilasyon üzerine kurulu olduğu bilinen bir gerçek. Hepimizin uzlaştığı noktalar var: Kan birliği, Türklük ifadeleri yerini toprak birliği, Türkiyeli ifadelerine bırakıyor.  Tek dil ve tek kültür, ulus-devlete ait bir söylemdir ve asimilasyonu temel alır. Biz buna artık niteliksel yozlaşma olarak da bakamayız, 20.yy Avrupası’nın belli bir oluşum sürecine ait tutumu bugün terk edildi. Alt kimliklerin kültürel nitelikleri bizler için vazgeçilmez bir önem taşıyor. Bunu reddetmek halini değil cahillikle, haksızlıkla bile ifade etmek zayıf kalıyor. Kültürel varlıklar tabii ki eski söylemi kaldırabilecek durumda değil, kaldı ki 21.yy farklılıkların yüceltildiği, ‘bir arada yaşamak’ olgusunun incelendiği, hatta küresel ölçekte bir bütünlük anlayışı üzerinde yoğunlaşmak çabasının olduğu bir yüzyıl. Demokratik devletse birlikteliği, farklılıkları içselleştirmenin tek yolu olan toprak bütünlüğü ilkesinden yola çıkmakla sağlıyor ve ulusal niteliğini mantıklı temellere oturtuyor, lafız bu ise.

Çok geç haberim oldu, bu yüzden üzgünüm. BÜFK (Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü)  kamuoyu açıklamasıyla beraber bir imza kampanyası başlatmış.  Medyada yer alan bu provokatif tutumu kınıyorlar, ve diyorlar ki:

“Biz aşağıda imzası bulunan gruplar ve sanatçılar olarak son dönemde ülkemizde temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasından ve bölücülük-irtica gibi kavramların sanatsal ve politik ifade özgürlüğünü kısıtlama girişimlerinin bahanesi haline getirilmesinden kaygı duymaktayız. İfade özgürlüğü sadece sanatçılar için değil toplumun tüm kesimleri için vazgeçilmez önemdedir. BÜFK’ün, sergilediği bir gösteri üzerinden medya aracılığıyla açık hedef haline getirilmesi ve “Hepimiz” dans-müzik gösterisinin sergilenmesinin engellenmeye çalışılması, ifade özgürlüğünü ihlal etmektedir. Bu, aynı zamanda üzerinde bulunduğumuz coğrafyada halkların bir arada, barış içinde, kardeşçe yaşama arzusuna yapılmış bir saldırıdır. Adım adım örülen anti-demokratik bir siyasal sürecin, laik-dinci, vatansever-bölücü Kürt-Türk, Ermeni-Türk gibi birçok suni karşıtlıklar yaratılarak haklılaştırılmaya çalışıldığı bir dönemde, BÜFK’e yapılan karalama kampanyasının ortaya çıkması ülkemizin geleceğiyle ilgili kaygılarımızı daha da artırmaktadır.”

BÜFK’e destek vermek için  http://www.bufkedestek.org/index.php adresine girerek 3 Haziran gecesine kadar imza atabilirsiniz.

İfade özgürlüğünün en ciddi sıkıntımız olduğunu düşünen biri olarak, böylesi yapıcılıktan uzak, yıkıcı ve olumsuz düşüncelere meyilli tutumlar karşısında varlığımızı hissettirmek zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Demokrasiyi kendi algı sıkıntılarından ötürü tanımlayamayanlar, kendi kalıplarına yerleştirmeye çalışarak, zaten bu ifadeyi tanımamış, ne demek olduğunu bilmeyen insanların kavramı özümsemesine engel teşkil ediyorlar. Defaatle söylendi, ve söylenmeye devam edecek: Bu, “demokratik olma hali”dir.

 

Dipnot: Kime ait olduğunu bilmediğimden fotoğrafları yazıya eklemedim, haber için http://www.hurriyet.com.tr/gundem/6521999.asp?gid=180

şiir
Haziran 2007
P S Ç P C C P
« May   Tem »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
252627282930  
Günümüz dünyası sanat yorumlarına alternatif bakışlar arıyor. Buysa ‘insan’ temelli her tür kavramsal konuyu incelemeye dahil ediyor. İnsanı tahlil etmeye başladığımızda ortalık bir nebze aydınlanacaksa, disiplinlerin farklılığı vesvesesini bir kenara bırakıp olan biteni farklı okumalarla anlamaya çalışmamız en makul yol olacaktır.
fikir
cc

İstatistik

  • 42,964 vuruş