“Yeni bir dil mi?”

“Evet. Nihayet söyleyeceklerimizi söyleyebilecek bir dil. Çünkü bizim kelimelerimiz dünyaya denk düşmüyor. Nesneler bir bütünken, kelimelerimizin onları ifade edebileceğine güvenimiz tamdı. Ama bu şeyler yavaş yavaş parçalara ayrıldı, paramparça olup kaosa düştü. Yine de kelimelerimiz aynı kaldı. Kendilerini yeni hakikate uyduramadılar. Bu yüzden, gördüğümüz şey hakkında ne zaman konuşmaya çalışsak, yanlış konuşuyoruz, temsil etmeye çalıştığımız şeyin kendisini çarpıtıyoruz. Bu her şeyi berbat ediyor.

 

magritte

 

Ama sizin de anladığınız gibi, kelimelerin değişme kapasitesi var. Mesele bunu nasıl ispat edebileceğimiz. Bu yüzden şimdi mümkün olan en basit yolla çalışıyorum. O kadar basit ki bir çocuk bile ne demek istediğimi anlayabilir. Bir cismi anlatan bir kelime düşünün: mesela ‘şemsiye’. Ben ‘şemsiye’ kelimesini söyleyince, kafanızda bir cisim beliriyor. Tepesindeki açılır kapanır çubukların üstünde su geçirmez bir kumaş bulunan ve açıldığı zaman sizi yağmurdan koruyan bir çeşit sopa.Bu son ayrıntı önemli. Bir şemsiye sadece bir şey değil, işlevi olan bir şeydir. Bir başka deyişle, insanın iradesini ifade eder. Durup düşünürseniz, işlevi olması açısından, her cisim şemsiyeye benzer. Kurşunkalem yazmak, ayakkabı giymek, araba sürmek içindir. Şimdi benim sorum şu: Bir şey işlevini artık yerine getirmezse ne olur? Hâlâ o şey midir, yoksa başka bir şey mi olmuştur?

 

magritte

 

Şemsiyeden kumaşı yırtıp atarsanız şemsiye hâlâ şemsiye midir? Çubukları açın, başınızın üstünde tutun, girin yağmurun altına, sırılsıklam olursunuz. Artık bu nesneye şemsiye demek mümkün müdür? İnsanlar genellikle diyor. Çok çok şemsiye bozuk diyeceklerdir. Bana göreyse, bu ciddi bir hatadır, bütün dertlerin kaynağıdır. İşlevini yerine getiremediğinden, şemsiye şemsiye değildir artık. Bir şemsiyeye benzeyebilir, bir zamanlar şemsiye olabilir ama artık başka bir şey olmuştur. Halbuki kelime aynen kalıyor. Hal böyle olunca, artık o şeyi ifade edemiyor. Yetersiz kalıyor; yanlış; göstermesi gereken şeyi gizliyor. Eğer elimizdeki sıradan, gündelik bir şeyin adını koyamıyorsak, bizim için gerçekten önemli bazı şeyleri konuşabildiğimizi nasıl iddia ederiz ki? Kullandığımız kelimelerdeki değişim mevhumunu kabul etmeye başlamazsak, kaybolmaya devam edeceğiz.”*

 

magritte-empty-mask-1928.jpg

 

“Kelimelerle düşünülür.” Şayet bu görüşü olumlayacaksak, kelime sözcüğünün alışıldık anlamından uzaklaşmamız gerekiyor. Bunu yapmazsak sanatı bu ortam içerisinde nereye yerleştireceğiz? Sanatı düşünle adlandırmayacaksak onun bu son yetmiş-seksen yılını, bir Pollock’u, bir Rothko’yu nasıl (neyle) değerlendireceğiz? Karşısına geçip renklerinin güzelliğini ve birbirleriyle olan uyumunu mu konuşacağız?

Tabii ki hayır! Anlatmaya çalıştığım şey şu: Kelime anla(t)ma aracı olarak düşüncenin varlık koşuluysa, Miro’nun kıvrımları da, Mondrian’ın takıntılı çizgileri de birer kelime olarak okunmalı. Tek fark harflerin biraz farklılaşmış olması. Adı üstünde, yapıt okumak! Sanat bir estetik nesnesi olmanın yanı sıra düşünsel bir aktivitedir. Sanatın dilini anlamak, kullandığı kelimelerin bilgisine sahip olmaya bağlıysa, bir yapıtın yahut sanatçının dilini anlamak için önce onun söz varlığını analiz etmemiz gerekir. Bu analiz saf izlenimle fantazmada gerçekleşebileceği gibi, tarihsel, coğrafi, ideolojik temeller üzerinde şekillenerek bunlarla ilgili bir altyapıyı da gerektirebilir. O halde, nasıl yabancı bir dille konuşan birini bir şey anlatmamakla, öylesine, anlamsızca konuşmakla suçlayamazsak, sanat eserini de benzer görüşlerle yargılayamayız. Fakat şu da bir gerçek: Dil bize çok yabancıysa konuşmacı pekâlâ ‘anlatır gibi’ yapabilir! Ancak ne yazık ki elimizden ona güvenmekten başkası gelmiyor. Hatta şayet böylesi kandırmacalar varsa, bunların yine sanatçının kendi dili olduğunu, ancak anlamlarını sanatçının kendisinin de bilmediğini, dahası, aslında bilmesi de gerekmediğini söyleyen psikanalitik yaklaşımlara rastlamışlığım var…

Her durumda, izleyenler olarak giriştiğimiz okuma çabasının nesnesi, tıpkı bir edebi eserde ya da bir sohbette olduğu gibi bizimle ‘bir şeyler aracılığıyla’ konuşuyor. Anlasak da anlayamasak da, tanımlasak da tanımlayamasak da, konuşuyor.

 

Resimler René Magritte, sırasıyla Görüntülerin İhaneti (The Treachery of Images) (1928-29), Rüyaların Yorumları (The Interpretations of Dreams) (1930) ve Rüyaların Yorumları II (The Interpretations of Dreams II) (1930)

*Paul Auster’ın Cam Kent’inde (New York Üçlemesi 1) Stillman’ın Quinn’le konuşmasından bir parça. (Metis, 1993)

Reklamlar