You are currently browsing the monthly archive for Mayıs 2007.

“Yeni bir dil mi?”

“Evet. Nihayet söyleyeceklerimizi söyleyebilecek bir dil. Çünkü bizim kelimelerimiz dünyaya denk düşmüyor. Nesneler bir bütünken, kelimelerimizin onları ifade edebileceğine güvenimiz tamdı. Ama bu şeyler yavaş yavaş parçalara ayrıldı, paramparça olup kaosa düştü. Yine de kelimelerimiz aynı kaldı. Kendilerini yeni hakikate uyduramadılar. Bu yüzden, gördüğümüz şey hakkında ne zaman konuşmaya çalışsak, yanlış konuşuyoruz, temsil etmeye çalıştığımız şeyin kendisini çarpıtıyoruz. Bu her şeyi berbat ediyor.

 

magritte

 

Ama sizin de anladığınız gibi, kelimelerin değişme kapasitesi var. Mesele bunu nasıl ispat edebileceğimiz. Bu yüzden şimdi mümkün olan en basit yolla çalışıyorum. O kadar basit ki bir çocuk bile ne demek istediğimi anlayabilir. Bir cismi anlatan bir kelime düşünün: mesela ‘şemsiye’. Ben ‘şemsiye’ kelimesini söyleyince, kafanızda bir cisim beliriyor. Tepesindeki açılır kapanır çubukların üstünde su geçirmez bir kumaş bulunan ve açıldığı zaman sizi yağmurdan koruyan bir çeşit sopa.Bu son ayrıntı önemli. Bir şemsiye sadece bir şey değil, işlevi olan bir şeydir. Bir başka deyişle, insanın iradesini ifade eder. Durup düşünürseniz, işlevi olması açısından, her cisim şemsiyeye benzer. Kurşunkalem yazmak, ayakkabı giymek, araba sürmek içindir. Şimdi benim sorum şu: Bir şey işlevini artık yerine getirmezse ne olur? Hâlâ o şey midir, yoksa başka bir şey mi olmuştur?

 

magritte

 

Şemsiyeden kumaşı yırtıp atarsanız şemsiye hâlâ şemsiye midir? Çubukları açın, başınızın üstünde tutun, girin yağmurun altına, sırılsıklam olursunuz. Artık bu nesneye şemsiye demek mümkün müdür? İnsanlar genellikle diyor. Çok çok şemsiye bozuk diyeceklerdir. Bana göreyse, bu ciddi bir hatadır, bütün dertlerin kaynağıdır. İşlevini yerine getiremediğinden, şemsiye şemsiye değildir artık. Bir şemsiyeye benzeyebilir, bir zamanlar şemsiye olabilir ama artık başka bir şey olmuştur. Halbuki kelime aynen kalıyor. Hal böyle olunca, artık o şeyi ifade edemiyor. Yetersiz kalıyor; yanlış; göstermesi gereken şeyi gizliyor. Eğer elimizdeki sıradan, gündelik bir şeyin adını koyamıyorsak, bizim için gerçekten önemli bazı şeyleri konuşabildiğimizi nasıl iddia ederiz ki? Kullandığımız kelimelerdeki değişim mevhumunu kabul etmeye başlamazsak, kaybolmaya devam edeceğiz.”*

 

magritte-empty-mask-1928.jpg

 

“Kelimelerle düşünülür.” Şayet bu görüşü olumlayacaksak, kelime sözcüğünün alışıldık anlamından uzaklaşmamız gerekiyor. Bunu yapmazsak sanatı bu ortam içerisinde nereye yerleştireceğiz? Sanatı düşünle adlandırmayacaksak onun bu son yetmiş-seksen yılını, bir Pollock’u, bir Rothko’yu nasıl (neyle) değerlendireceğiz? Karşısına geçip renklerinin güzelliğini ve birbirleriyle olan uyumunu mu konuşacağız?

Tabii ki hayır! Anlatmaya çalıştığım şey şu: Kelime anla(t)ma aracı olarak düşüncenin varlık koşuluysa, Miro’nun kıvrımları da, Mondrian’ın takıntılı çizgileri de birer kelime olarak okunmalı. Tek fark harflerin biraz farklılaşmış olması. Adı üstünde, yapıt okumak! Sanat bir estetik nesnesi olmanın yanı sıra düşünsel bir aktivitedir. Sanatın dilini anlamak, kullandığı kelimelerin bilgisine sahip olmaya bağlıysa, bir yapıtın yahut sanatçının dilini anlamak için önce onun söz varlığını analiz etmemiz gerekir. Bu analiz saf izlenimle fantazmada gerçekleşebileceği gibi, tarihsel, coğrafi, ideolojik temeller üzerinde şekillenerek bunlarla ilgili bir altyapıyı da gerektirebilir. O halde, nasıl yabancı bir dille konuşan birini bir şey anlatmamakla, öylesine, anlamsızca konuşmakla suçlayamazsak, sanat eserini de benzer görüşlerle yargılayamayız. Fakat şu da bir gerçek: Dil bize çok yabancıysa konuşmacı pekâlâ ‘anlatır gibi’ yapabilir! Ancak ne yazık ki elimizden ona güvenmekten başkası gelmiyor. Hatta şayet böylesi kandırmacalar varsa, bunların yine sanatçının kendi dili olduğunu, ancak anlamlarını sanatçının kendisinin de bilmediğini, dahası, aslında bilmesi de gerekmediğini söyleyen psikanalitik yaklaşımlara rastlamışlığım var…

Her durumda, izleyenler olarak giriştiğimiz okuma çabasının nesnesi, tıpkı bir edebi eserde ya da bir sohbette olduğu gibi bizimle ‘bir şeyler aracılığıyla’ konuşuyor. Anlasak da anlayamasak da, tanımlasak da tanımlayamasak da, konuşuyor.

 

Resimler René Magritte, sırasıyla Görüntülerin İhaneti (The Treachery of Images) (1928-29), Rüyaların Yorumları (The Interpretations of Dreams) (1930) ve Rüyaların Yorumları II (The Interpretations of Dreams II) (1930)

*Paul Auster’ın Cam Kent’inde (New York Üçlemesi 1) Stillman’ın Quinn’le konuşmasından bir parça. (Metis, 1993)

Reklamlar

1964 İngiltere doğumlu Liam Gillick, video ve bilgisayar gibi çeşitli iletişim ortamlarından yararlanmanın yanı sıra, enstalasyonlarıyla da iletişimsel anlatımı benimseyen bir tutum sergiliyor. Biçimsel anlatımı rahat anlaşılır ve sade, medya ortamlarını iç içe geçirirken izleyiciyi zorlamıyor. Doğrudan mesajın verilmesine yöneliyor.

 

gillick

 

Liam Gillick, Driving Practice, 2004

 

Bu tutumuyla onun postmodern sanatın eleştirildiği noktalardan kısmen ayrılmış olduğunu söyleyebiliriz. Gillick bununla aslında bize şunu hatırlatıyor: Evet, postmodernler mesaj veriyorlar, bu doğru. Ama sanat yapıyorlar. Bu toplumun en belirgin özelliği iletişim ise, sürekli değişen gerçeklik karşısında sanat kendini yaşatmak zorunda; ve Gillick bunu sadece bir değil, belki yirmi bin fikrin şimdinin yanılsamasıyla geçmişin yanılsaması arasında aktığını söyleyerek ifade ediyor. Tate Galerisi onun çalışmalarını yorumlarken “inşa edilmiş dünyaya bağlandığını, varlık-öncesi söz varlığını ödünç alarak ideoloji ve onun işletim sistemleri arasındaki gerilimi araştırdığını” söylüyor.

 

gillick2

 

 Liam Gillick,  Delay Screen (The Wood Way), 1999

 

Gillick aynı zamanda heykel, yerleştirme ve mimariyi iç içe geçirerek sınırları ortadan kaldırıyor. Yerleştirmenin yanı sıra mimari uygulamalar da gerçekleştiriyor olması, çalışmalarıyla sınırları buharlaştıran sanatçının hassas konumunu ortaya koyuyor.

Bir an için disiplinlerin epistemelerini bir kenara bırakalım, yalnızca görsel kodlara, duy(g)usal alımlamamıza yoğunlaşalım. Şöyle bir gevşeyip yalnızca görünüme baktığımızda, farklı disiplinlerde ortak olan noktayı, görsel ifadenin en dolaysız ve yalın aracı çizgiyi görürüz. Yerleşmiş düşüncelerimizi endüklediğimizde oluşacak akım pre-bilgisel, başlangıca değgin ve en saf yaratım biçimini (ya da anlayışını) tetikleyecek, kendi bilincimizde yarattığımız, adeta dogmatik ama (tüm dogmalarda olduğu üzere) nedeni bilinmeyen sınırları ortadan kaldıracaktır.

 

hadid-bmw.jpg

BMW Merkez Binası, Almanya (Hadid)

wally118.jpg

118 Wallypower

valleaceron-chapel.jpg

Valleaceron Şapeli, İspanya (Sancho-Madridejos)

lamborghini-murcielago-lp640-versace_2.jpg

Lamborghini Murcielago

 

Söz konusu olan yaratıcı edimse, dışavurumların girdiği biçim, disiplinlerin fiziksel ve bilgisel zorunlulukları dışında birbirinden farklı süreçlere tabi olmaz. Plastik anlatımın snırları içerisine birbirleriyle sürekli kesişen heykel, mimari ve tasarım kümelerini yerleştirmekte hiçbir sakınca yok. Zaten 21. yüzyılın görsel kültürü, modern uzmanlaşma anlayışının yavaşça terk edildiğini gösteren örneklerle dolu.

 

Holzer’ın Gerçeklik İmleri

Jenny Holzer, Selections From Truisms, 1992.

Postmodern sanatta gerçeklik algısı: Postmodern sanat, iletişim araçlarından faydalanarak (Holzer’ın çalışmasında led tabelası), mesajı gündelik deneyimlerimizle uyum içinde olacak şekilde verir. Amacı mesaj vermektir ve bunu bizi yormadan yapmayı amaçlar. Holzer’ın çalışmasının bir harf genişliğindeki görüntü alanı, muhtemelen akan yazıya verilecek dikkati yoğunlaştırmayı amaçlıyor (tabii bu sırf sanatçı istediği için böyle yapılmış da olabilir); ancak bu dikkat çabası anlamların alımlanmasını zorlaştırıyor. Yazıyı takip etmeye çalışırken beynim cümlelerin anlamlarını şekillendirmekte zorluk çekti.

Postmodern sanatın eleştirisi, çoğu zaman mesajı verme yöntemine yöneliktir. Postmodern sanat izleyiciyi sarsmaz, adeta onun suyuna gider. Ayrıca sunum şekli, günümüz reklamlarının (ticari iletişimin) parıltılı ve dikkat çekici yöntemlerini benimser, buysa izleyicinin dikkatini mesaja değil, eserin kendisine vermesine sebep olur.

 

kruger

 

David Harvey, Postmodernliğin Durumu adlı meşhur kitabında (Metis, 2003) tüketim sisteminin postmodern anlamlanmasının niteliklerine göz atarken, artık kültürün ayrılmaz parçası olan sermayeyi ortaya koyar ve estetik yargıları böylesi bir anlam düzeyine oturtur:

“...Asıl önemli nokta, karmaşık bir işbölümüne,  promosyon çabalarına ve pazarlama düzenlemelerine yaslanan organize bir üretim ve tüketim sistemi aracılığıyla gerçekleşen kültürel üretimin ve estetik yargıların oluşumunun tahlilidir. Üstelik günümüzde bütün bu sistem sermayenin dolaşımının (ve çoğu zaman da çokuluslu dolaşımının) hâkimiyeti altındadır.

Bir üretim, pazarlama ve tüketim sistemi olarak, bu faaliyet emek sürecinin aldığı biçimler bakımından ve üretimle tüketim arasındaki bağın kuruluşunun tarzı açısından birçok özgül yön içerir. Bu konuda söylenemeyecek tek şey, bu alanda sermayenin dolaşımının varolmadığı ve çalışanların sermaye birikiminin yasaları ve kurallarından haberdar olmadığıdır. Ve hiç kuşku yok ki, tüketiciler çok dağınık olsalar da, ne üretileceği ve hangi estetik değerlerin aktarılacağı konusunda önemsiz sayılamayacak bir etkiye sahip olsalar da, sistemin demokratik biçimde denetlendiği ve düzenlendiği de söylenemez.

O halde, bu şartlar dahilinde ortaya konulacak bir görsel kültür tanımına ihtiyacımız var. Bu şu anlama geliyor: Eğer hakkaniyetli bir anlamlandırma çabası arzuluyorsak, tüketim metodolojisini irdelemek ve çıkarsamalarımızı bu düzleme oturtmak zorundayız.

 Yukarıdaki çalışma: Barbara Kruger, I shop therefore I am.

Yaklaşık bir sene önce, ilk blogum akiftek.blogspot.com’da, yine aynı başlıkla şunları söylemişim, bir şey eklemeye gerek görmüyorum:

Günümüzün yapay dinginliğinde ‘meta’lar süreci salt bir ‘görünen’e indirgiyor, buysa insani’nin yozlaşması demek. Duygular yerini -salt duygular olmasa da- duyu altyapılı duygumsulara bırakıyor (bunlar gerçekten birer duygu mu, yoksa değişmiş ve zayıf yansımalar mı?) ve insan böylece süjeden objeye kayıyor. Duygusal paylaşımların yerini duygusal alış-verişler, katışıksız hislerin yerini sonuca bakarak verilmiş kararlar alıyor. İnsan akla indirgenirken, akıl da altı yüzlü bir küp olarak tanımlanıyor. Sonuç aşkın’ın reddi, içkin’e hapsoluş. Algılanabilen’in dayatmacılığını benimseme, varlığın niteliğini reddetme. Hal böyleyken sanat bir tüketim nesnesi olmanın da ötesinde, ‘sanatı belirleyen etmen olarak tüketen’i benimseyerek bu sürece paradoksal bir giriş yapıyor.

Günümüz dünyası sanat yorumlarına alternatif bakışlar arıyor. Buysa ‘insan’ temelli her tür kavramsal konuyu incelemeye dahil ediyor. İnsanı tahlil etmeye başladığımızda ortalık bir nebze aydınlanacaksa, disiplinlerin farklılığı vesvesesini bir kenara bırakıp olan biteni farklı okumalarla anlamaya çalışmamız en makul yol olacaktır.

Dipnot: Öğrenme bir süreç olduğuna göre, bugün ‘a’ dediğime yarın ‘b’ diyebilirim. Görüşler değil tanımlar değişmezdir; oysa tanımların bile sorgulandığı bir dünyada, görüşlerin değişmezliğini benimsememekle beraber, söylediklerimin de -görüşler bağlamında- birbirleriyle tutarlı olacağı garantisini hiçbir zaman vermiyorum.

PS. Bu yazının bir kısmı Artist 2007-4’te kullanıldı.

şiir
Mayıs 2007
P S Ç P C C P
    Haz »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  
Günümüz dünyası sanat yorumlarına alternatif bakışlar arıyor. Buysa ‘insan’ temelli her tür kavramsal konuyu incelemeye dahil ediyor. İnsanı tahlil etmeye başladığımızda ortalık bir nebze aydınlanacaksa, disiplinlerin farklılığı vesvesesini bir kenara bırakıp olan biteni farklı okumalarla anlamaya çalışmamız en makul yol olacaktır.
fikir
cc

İstatistik

  • 43,195 vuruş