Kendinden önce, kendine bakan bir varlık tasviri. Olması gerektiği haliyle değil de olabilirliğini taşıyacak surette. Dolayımlardan geçmemiş, imalardan münezzeh bir gönderme mekanizması olarak, gösterisi ve geçişliliği ne şekilde olursa olsun doğrusal ve saçaklı içeriğiyle tutarlı bir gönderi biçimi sanki. Ve anlatısı her şeye rağmen ve her şeyi alanına alabilecek kuvvetle sınırlandırılmış bir yapı. Rengârenk fakat siyah-beyaz belirginliğinde. Tayfın menzili kimi zaman onu aşacak olsa da özünde tayfı anlamlandıran sistematiğin önseli olarak önce-olan, ve bunu bizzat kendisi, sezgisel kesinlikle ve bilimsel kuşku ile ortaya koyan. Nedir bu bahsedilen? Yaratma güdüsü mü? Yoksa onu da içerir bir öz soruşturması mı?
Tereddüt ederek, devamlı ilerleyişi temel alıp pek nadir esleriyle minik duraklamalar yaratan ve bu yaratısı bağlamında zaman’ı masaya yatırmış özlük olan, yine de aynı devamlılık ve kararlılık ile soruşturmasına devam eden şey. Adının konulması onun varlığını anlamlandırabilmek değil, onu kalıplara yerleştirmeye çalışmak gibi haksız ve (ta iki bin yıl önceye uzanan) modern bir ahlaksızlık olacaktır. Bu halde süreci anlatma girişimi, anlatılan sürecin ne olduğunu değil, belki ne olduğuna değgin bir tutumda olmalıdır. Onun neliği, nasıl adlandırıldığı değil nasıl olduğu üzerinde durur.
Bu neliğin zamanla ilişkisi de onun kendi belirsiz-belirginliği, kararsız-kararlılığı ve kesinsiz-kesinliği gibidir. Zamana bağlılığın anlamı, ‘nasıl olduğu’nun aynı zamanda ‘nasıl olacaklığı’ ve kendi özünde esas lafzın ‘nasıl oluyor’ olduğunu gösterir. Bu tasavvur, belleğin kolektif ve bireysel niteliğine bakılmaksızın bir birikim içerir mi, bir noktadan fazlası mıdır, dahası içeriğinin farklı elemanlarının koordinatları zamana bağlanmış mıdır yoksa şu anda mı konumlanmıştır?
Bu meselede buharsı özdekliğinden elimizde tutamadığımız (tanımın sahibi) yerine zamana bağlanan varlıktan ya da şimdi’de var olandan bahsetmek yerinde olacaktır. Bizler anlamlandırmalarımızı bir sürerlilik temelinde ve belli ilişkiler doğrultusunda şekillendirebiliyorsak, söylem’in niteliğine yine bu ilişkiler ekseninde bakmamız gerekiyor. Şimdi’nin daima geçmişe devrilmesi ve gelecek’in daima (hayalî olarak) şimdiye evrilmesi, pozisyonların ve koordinatların sürekli değiştiğini gösterir. Bu halde söylem her farklı an için farklı niteliklere bürünecek, neliği olmasa da oluyor oluş’u daimi bir anlam değişikliğine tabî olacaktır. Neliğini daimi değişimin olumlanması olarak ortaya koyabilsek de oluyor oluş’unu kendi mahiyeti dışında okumak ancak an ile mümkündür. Bu ‘an’, kabul etmenin kaçınılmaz olduğu bellek’in ‘geçmiş’ ve ‘gelecek’iyle şekillenir, bu durumda söylemin şekillenişinin her farklı an için kökten farklı olduğu söylenemez. Yine de akışın kabulü, her bir an için sonuçların farklı değerlerde olduğunu ifade etmelidir. Bu halde her bir söylem, öz içerisinde yerini bulmuş yaratma ediminde, farklı anlarla muhatap olduğu müddetçe farklılaşabilir; fakat belleğin dahli kabul edilmiş olsa da etkisi daima tartışmalıdır.
Bir söylem ile peşinden gelen sonraki söylem, birbirlerine (bellek yüzünden) mutlak bir ilişki içerme zorunluluğu ile bağlanmış olsa da bu bağın ne kadar kuvvetli olduğu hakkında fikir yürütmek söz konusu değildir. Bu halde bir söylem ile onun hemen ardından gelen söylem birbirleriyle herhangi bir bağ ile bağlanabilir. Bu bağı sorgulayan kişi, söylemde belleğin an ile geçerli ilişkisini ortaya koyarak, bu ilişkiden yapacağı çıkarsama ile söylemler arasındaki ilişki hakkında fikir yürütebilir. Anlam an’a özgüdür. Onun belli bir an’da mevcut geçerliliklerin tümünün ifadesi, yani o an’ın gerçekliğinin fotoğrafı olduğunu söylemek pekala mümkündür. Böylece anlamı an’lamak olarak okumak ve söylemle zaman ilişkisi bağlamında ona ‘an(lam)’ demek yanlış olmayacaktır.
Bulunduğumuz ilk durum, ilk anki ilk konum, farkındalık içeren ilk durumumuzdur. Devinim her yeni halinde, her yeni konum için yeni bir söylem gerektirir. Kısaca devinimin olduğu yerde farklılık, farklılığın olduğu yerde söylem değişikliği olacaktır. Söylem değişikliğinin garantisi an’daki (konumu da içerir) değişiklikte, söylem değişikliğinin gücünün belirsizliğinin garantisi de an’ın geçmiş ve gelecekle olan bağının gücünün belirsizliğinde yatar.
Kısaca an(lam)ların değişirliği söylemlerin değişirliğinin onayıdır. Buradaki kesinlik ve belirsizlikler, zamanda olduğu gibi özde yahut onun içeriğinde bulunan yaratma güdüsünde (veya ediminde) de mevcuttur. Bu halde öz yahut yaratım zamana bağlı koşullar dahilinde anlaşılmak zorundadır. Şu an’da konumlanmış durum, anlama yüklediğimiz zaman-bağımlı anlamla anlam kazanacaktır. Bu halde yaratımın söylemi hakkındaki konuşmalar zamanın bağlanması ekseninde okunmak, sorgulanmak ve değerlendirilmek zorundadır.
_____________________
Yukarıdaki çalışma: Daniel Canogar, Sentience, 1999































5 comments
Comments feed for this article
Eylül 10, 2007 4:11 pm
kacakkova
proc abi hosgeldın !,
Daniel Canogar ile ve bir calısmasıya beni tanıstırdıgın icin sagol…..eller ilginc….
söylem zaman ilişkisi, biilgi zaman ilişkisinin bir üst-teması ya da daha dogrusu belkide altyapısı gibi geliyor bana….
“zaman” dediğimiz şeyin ilk elden bir “söylem” olduğunu rahatlıkla söylebiliriz ama bu bizi fazlaca bir yere götürmez….ama söylem zaman’ı “zaman” olarak anlamamızı yapılandıran öge olarak anlaşılmalıdır….bu böyle anlaşıldıgında bazı sınrıları varsaymak sözkonusu olabilir….birincisi zamanı yapılandıran söylemin gercek zamandan ayrı oldugunu varsamayı olanaklı kılan sınırdır….
ikincisi ise söylem zamanıyla zamanın söylemini ayıran sınırdır….
bunlar sanızorum bize bazı kuramsal/felsefi karışıklıklar konsunda yararlı olacaklardır….
“….zamana bağlanan varlıktan ya da şimdi’de var olandan bahsetmek….” dediğin nokta özellikle dikkatimi cekti….
“simdi”, varoldugunu söylezebilecegimiz tek zaman dilimi ya da kesiti, ancak bizim simdi ile ilşkimiz belirlenebilir nitelikte deggil yine de….bunun sebebi yukarıda degidndigim ilk ayrım….dolaysız ilişkinin olanaksızlıgı hem söylem hem de zamanın kavranışında farklar ortaya çıkarır:
“… ‘an’, kabul etmenin kaçınılmaz olduğu bellek’in ‘geçmiş’ ve ‘gelecek’iyle şekillenir, bu durumda söylemin şekillenişinin her farklı an için kökten farklı olduğu söylenemez”…..
eger dogru anlıyorsam bu ifade “gercek ve kavram olarak zaman” konusunda cok önemli bir noktaya işaret etmektedir….
ben bi türlü gelemedim zaman bahsine……
Eylül 12, 2007 3:19 am
tolga
Anlamak’i an’lamak olarak okuma fikri ilginc geldi… Peki zamanlamak nasil okunmali? Zamanlamak an’i dislamak olarak degerlendirilebilir mi? Yani anlamak’i disarida birakip, katisiksiz eylemek midir zamanlamak?
Eylül 12, 2007 3:31 pm
thelosthighway
merhaba,
uzun bir aradan sonra yeni yazılarını merakla beklediğimi, tiryalik yarattığını ve arayı bu kadar uzun tutmamak gerektiğini söylemek istiyorum.
Konu çetrefilli olduğu için yazı da çetrefilli olmuş. Zamanın ele avuca gelmezliği, söylemi de benzer bir biçimde etkilemekte. Yazını okuyunca benim mekanda alıntılarla katkıda bulunma ve daha çok yorumlarda bir yere varmaya gayretlerimizi tekrar hatırladım.
Sonra bu wordpressle ilgili halt ortaya çıkınca dağıldık ve sonra kovuğumuza çekildik gibi görünse de bu tartışmalar, yakınlarda noktayı koyacağımı umduğum ve başlığı “Varlık Bakımından Zaman, Mekan ve Hareket” olacak olan bir makaleyi doğurdu. bu anlamda izini sürmeye çalıştığımız meselelerin kendi adıma verimli olduğunu düşünüyorum. Hele hele konunun, bir adım sonrasında “Hakikat Nedir?” gibi bir soruya cevaplar sağlıyor olmasının da benim açımdan olağanüstü neticelere yol açtığını belirtmek istiyorum.
Bu kapsamda başta Aristo’nun Metazifik’i ve İbn Rüşd’ün Metafizik Şerhi olmak üzere pek çok kaynağı tekrar elden geçirdiğimi söylemeliyim. Bu mevzuların ta oralara dayanmadan neticelendirilmesinin zor olduğunu, Herakleitos, Platon, İbn Sina, Kindi, Descartes, Newton, Spinoza, Kant ve Heidegger’e dayanmadan ve Einstein ve Modern fiziğin üstatlarına değinmeden işin altından kalkmanın güç olduğunu ısrarla vurgulamak istiyorum şimdilik.
Konuya dönersek. Zaman’ın ve Söylem’in işaret edilebilir ve/veya tesbit edilebilir olma zorluğunu ve devinim söz konusu olduğundan her durumda yeni bir söylemin zaruri bir şey haline geldiğini savlayan yazın bana, önceden yaptığım şu yorumu hatırlattı yeniden. Edepsizlik olarak kabul etmeyeceğini umarak o yorumu tekrar buraya almak istiyorum:
“Ben” Zaman, Mekan, Cisim ve Hareket’i düşününce Sonsuzluk’un karşısında buluveriyorum kendimi. Bu konulara dair bilgim, idrakim derinleştikçe içimdeki Sonsuzluk da derinleşiyor.
Şunu diyorum: Geçmiş’i düşündüğümde, bir Cismi, Zaman’ı, Hareket’i ve Mekan’ı olan Geçmiş’i düşündüğümde, onun artık uzaklarda bir Hayal gibi durduğunu, bir masal gibi olduğunu görüyorum.
Ya da Gelecek ile ilgili hayaller kuruyorum …. Böyle olduğunda da Gelecek bir masal gibi oluyor. Ve yine Cisim, Hareket, Zaman, Mekan hükmünü kaybediyor.
Şimdi’yi düşünüyorum ama onu size gösteremiyorum. “Budur!” diyemiyorum. Mekan diyorum, Zaman diyorum, Hareket diyorum ama onu aştıkça, üzerinden geçtikçe, o beni aştıkça, üzerimden geçtikçe, olup bitince, geçmişleştikçe “İşte budur” dediğim şey, artık “işte budur” olmaktan çıkıp başka bir şey oluyor. Geçmiş oluyor. Olup bitiyor. O vakit yine “budur” dediğim varlık/oluş Cisimsizleşiyor, Zamansızlaşıyor, Mekansızlaşıyor, Hareketsizleşiyor.
Tüm bunlardan sonra
…
…
…
Sonsuzluğun İçinde akıp gittiğimi
…
…
…
Sonsuzluğun İçimden akıp gittiğini….
…
…
…
hissediyor oluyorum…
Eylül 13, 2007 1:01 am
proetcontra
Arkadaşlar, çok yoğun bir dönemde olduğumdan ve kendi evime uzun zamandır yalnızca ‘uğrayabildiğimden’ ne yazmaya vakit bulabildim ne sizin mekanları takip etmeye… Bunun için özür diliyorum. Bu tempo daha da yoğunlaşacak gibi görünüyor… Gidişatı kestiremiyorum, Allah sonumu hayır etsin.
Kacakkova dostum, gecikmiş bir şekilde “Hoşbuldum üstat” deyim, hakikaten hoş buldum. Yorumlar önemli yerlere gidiyor, benim lakırdımı netleştiriyor, benim kısıtlı görüşümü açımlıyor.
Canogar’ın ilginç işleri var. Yansıtma çalışmaları çok keyifli. Kendi adını taşıyan sitesinde çalışmalarını kronolojik sırayla vermiş, görülmeye değer. İncelediğini tahmin ediyorum.
“Bu bahse gelemedim bir türlü…” derken söylenecekleri teker teker sıralamışsın. Bakalım meseleye geldiğinde neler duyacağız… ‘Bilgi’ ve ’sınır’ yaklaşımları çok yerinde; bahsettiğin ’sınır’lara ayrıntılı bir biçimde bakmalı…
Sevgili Tolga, zam(anlamak) yapıları söküp tekrar yerli yerine yerleştirebildiğimizde mümkün olabilecek mi bilmiyorum. An’ı dışlamak mümkün görünmüyor bana; zamanın noktasal olduğunu söyleyerek [geçmiş, şimdi ve gelecek'i bir (ya da adına her ne denecekse o) hale getirip] onu ortadan kaldırdığımızda yerine koyacağımız şey ‘an’dan başkası olmayacak gibi geliyor bana. Ve katışıksız eylem nedir, anlam olmadan da mümkün müdür eylem, bilemiyorum…
Lost, sufi dost, uzak kalmak benim için de rahatsızlık verici. Koşullar… Ah koşullar…
Makaleni heyecanla bekliyorum, bakalım nelerle karşılaşacağız… Verdiğin isimler meselede köşe taşları. Belki bir iki yakın zaman düşünürü ile sıkıntılı mevzular da irdelenebilir, buna yazının ardından bakmalı.
Estağfurullah diyerek yorumunun aklıma getirdiklerini sıralayım:
Düşünüş biçimi Mutlak’a varacaksa sonsuzluğa ulaşmak makul. Bu (aşkın olan) kendi için de sözkonusu. Fakat anlamın anlamından (ya da anlamın hakikatinden) değil anlamdan bahsettiğimizde, benim karşıma sonsuz çıkmıyor. ‘Buharsı’ hakikatin etrafında kırınımlar oluyor, farklı tayflarda farklı demetler ya da sicimler oynaşıyor. Yani o artık çaydanlıktan çıkan buhar değil; öyle olsa da değil. Görüntüsü farklı. Algılanışı farklı. Yeni bir ’söylem’ peteklenmiş etrafında, onu eski haliyle değerlendirmek sözkonusu değil. Mümkün olmasıysa şeytan aldatmacası, imkansızlığın sınırına dayatan bir vesvese.
‘Budur’dan ‘buydu’ya geçişle ‘tüm bunlardan sonra’ arasında, o ’sonra’da, uzun bir ‘tüm bunlar’ var. İşte biz orada serimlendik. Ardından belki sonsuzluk içinde akıp gideceğiz, sonsuzluk içimizden akıp gidecek (ya da oraya yerleşecek); fakat bizim sonra diyebileceğimiz bir tüm bunlarımız yok henüz. Önce o zemini aydınlatmak, orayı tamamlayıp ‘tüm’ hale getirebilmek gerekli.
Hissediyor olmaya böylece hakkımız olacak. Ve bu koşullar içerisinde, his olmadan insan olunamayacağı bir nüve olarak duruyor elimizde.
Ekim 27, 2009 12:09 pm
asianteory
Asıl soru şudur ki An’lar söylem var olmadan var olabilir mi ? acaba bu bağımlılık karşılıklı mıdır ? An’lam her ele alındığında farklı bir An da var olacağından aslında önceki anlamla kesinlikle aynı olamaz. Yani her bir an bu geçmişe aitde olsa söylemle artık yeni olmaktadır. gelecek bile daha gelmeden bir An’lam içermektedir geldiğindeki An’lamdan farklı olarak.
An’ları oluşturan daha küçük An’lar eğer bir devinim yoksa da var mıdır ?
Bu konu yokluğun yokluğu konusu ile paralellik arzetmektedir.