Zaman ile uzam içindeki yaşam gizeminin çözümü, zaman ile uzamın dışında yatar.
L. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus

Sheetal Gattani, Untitled, 2007
Önce-sonra’yı bağlamından koparıp, çizgisel sürekliliği olduğu fikrini bir yana bırakıp, tüm zaman deneyimlerini kendi bağlamlarında ayrı ayrı değerlendirmelere tabi tutsak… Yeni bir zaman deneyimlemesi denesek, zamanın kendiliğini, ama yalnızca kendini yorumlamaya müsaade edecek ve türlü okumalara, türlü bozumlamalara imkan tanıyacak bir deneyimleme… Öyle ki, en aşırı tutumumuz bile onun bağlantılı bağlamsallığının engeliyle karşılaşmasın, geçmiş ve gelecek, zamanın yaratımı olsa da, sürer geçmiş ve bağlanan gelecek azat olsun bu yeni zaman algısından.
Geçmiş, şimdi ve gelecek noktalarını birleştirdiğimizde oluşan şeklin bir çizgi olması yalnızca üstünkörü bir tümevarım değil mi? Geçmişle şimdi bir çizgi ile bağlanır, şimdiyle gelecek de öyle… Fakat bu ikisi neden aynı sürerlik içerisinde bulunsun? Ve yine süreklilik aynasına bakan böylesi bir algıdan öte, neden arada kırıklar olmasın? Zaman deneyimlerinde kırılmalar olamaz mı? Bakkaldan süt alan, eve gelince onu dolaba yerleştiren, pasta yapacağında dolaptan çıkaran insan için kırılmalar olmaz. Fantastik bir kurgulamayla belli sıçramaların olduğunu, ama sürekliliğin beyaz çizgisine ayarlı sensörüyle dışarıya kapalı algımızın bu sıçramaları algılayamadığını, bu zaman sürekliliğini deneyimleyen fiziksel uzamımızın böylesi sıçramalara tepki vermeyeceğini söyleyebiliriz belki; yine de bu düşüncenin böylesi sıçramalar yoktur demekten farkı olmayacağını biliriz.
Ama çizgisel zemine koşullu duyusal sistemimizi bir kenara koyup kavramsal dünyanın erimini zamanın sürekliliğini yıkmaya çevirdiğimizde bunun mümkün olduğunu görürüz. Düşüncemle kurgusal mekânla gerçeklik arasında mekik dokuyabilir, geçmişle gelecek arasında oyunlar yazabilir, tüm mekân deneyimlerini altüst edip uzağı yakın edebilir, yanımdaki adamı yok edebilirim. İstediğimi öldürebilir, istediğimi yüceltebilirim. Newton’u ağaçtaki elmaya doğru uçurabilir, kutudaki kediyi istersem öldürür, istersem yaşatabilirim. Mesele bunun bize ne sağlayacağı. Sürekli zamanın yıkımı, zamansal kurguların oluşmasının öncesinde, kurguların şekillendiği durumların her türlü okumasını olanaklı hale getirir:
Seçmece karpuzlar gibi etrafta uçuşan onca kaplumbağa varken”, dedi Aleksander, zifiri karanlıkta gözlerimizin kamaşması mümkün mü? Bir gömlek kolu kadar bile değeri olmayan siyah yalıçapkınları, etrafına daima neşe ve huzur katan rengârenk kargaları kıskanıyor olmasınlar sakın? Belki de kıskançlıktan öte, sevgidir bu. Belki de nefret. Sevgiyle yarattıkları nefret çığlıkları dökülüyor çatılardan aşağı havaya fırlatılan bir top gibi yavaşlayarak. Mutlu mu peki şöminenin yanıbaşındaki akbaba? Aleksander bilmiyor bunu, ben de bilemem ama, bence olsa olsa şömine mutludur, hoşnuttur akbabanın kendini bedavaya ısıtmasından. Ya da şemsiye gibi açılmaz oluvermiştir günebakanlar, zorlayınca patlayıvermişlerdir. Sonra da sıkılırken boynu ıskalayan parfüm tanecikleri gibi havaya karışıp israf olmaktan son anda kurtulmuşlardır. Piyanistini çalan piyanonun telleri kadar ince ve kalın güneş ışınları süzülür çerçevelerden içeri belki de, ama yağmur damlaları çerçevelerin gerisinden bu yana geçemez. Bu da sık sık güldürür Aleksander’ı ve beni üzüntüyle, Aleksander dans etmeyi bilmez ama ben dans ederim üzüntümden ve canım daha da sıkkınsa kitabımı tersten okumaya başlarım -ki katil maktulünü döndürebilsin yaşama. Sonra duyulan çığlık operetin oğlunu azarlamasıdır, fa tonunda kibar bir çirkinlik; çamur sıçrar çocuğun eline yüzüne. Çamur çocuğu siler kendisinden; ama Aleksander anlayamaz, çünkü ne görmüş ne de duymuştur. Kısa lafın uzunu, bebekler anneler yaratır. Mermer tozu dökülmeye başlar her yana ve gün yavaşça geceye döner, etraf parıldar yavaş yavaş. Geceler yaratır ışık ve ışığın içinde kaybolur karpuzlar, kaplumbağalar, Aleksander, gömlek kolu, yalıçapkınları, kargalar; akbaba yakar şömineyi, kül eder, onlar da kararır ve kaybolur bu meleksi ışıkla. Gece her tarafı aydınlatır ve yazılar yazarları yazmıştır artık. Ve okur bundan önce fark edememiştir ağladığında gözyaşlarının onu yarattığını ve anne karnının mezar olduğunu ve dirilmesiyle birlikte her geçen gün daha da gençleştiğini, günün birinde doğup gideceğini.
Zamana tersten bakmak, zamanla algıladığımız yaşam, kader, sorumluluk, bilme ve tüm bunlara dayanan benlik algısında değişikliklere yol açabilir. Zaman, varlığın koşulu olarak uzamın yanında yerini alsa da, hakikat meselesinde uzamla beraber geçerliliğini yitirir. Çünkü zaman değerlendirmelerde bir altyapı olarak yerini aldığında, onun kurallarının bilinmesindeki yetersizlikler değerlendirmeler için de yetersizlik haline gelir.
Nesneyi yalıtma yetisi, onu, kendine özgü, yalnız kendi anlamlarının hücumuna uğratma yetisi, ancak seyreden kişinin tarihsel olarak ortadan silinmesiyle mümkün. Seyreden kişinin her çeşit tarihten kurtulmak için olağanüstü çaba göstermesi gerek; ki sonsuz bir şimdiye dönüşmesin, geçmişten geleceğe baş döndürücü ve kesintisiz bir devinmeye dönüşüp bir uçtan ötekine, durmak bilmeden gidip gelebilsin.
(Jean Genet, Giacometti’nin Atölyesi, Metis)
Sürerlilik belleği kapsamında tarihten kurtulmak: Geçmiş, şimdi ve geleceğin bir ve tek olması. Geçmişten geleceğe… kesintisiz bir devinme: Şimdilik bilinciyle söylenen. Genet’nin yaptığı, eseri -nesneyi (Giacometti’nin heykeli)- okumak telinden bir lakırdı (imkân bakımındansa bir aldatmaca); Genet yalan söylüyor. Fakat imlediği nüans kritik: Zamanın varlık algısındaki sürekliliğinin sentetik bir olgu olarak okunmasını ve -tıpkı Giacometti’nin heykellerinde olduğu gibi- en ilk, en önceki noktaya gidip, imkansız olanı, zamanın -geçmiş, şimdi ve gelecek düğümlerinin bağladığı yumakların- tek bir nokta gibi düşünülmesi. Tanrısal bir zaman hâkimiyeti ve zamandan soyutlanan nesnenin, üç boyutlu varlığın, uzamda var olan oylumun zamanın getirdiğinden, bellekten soyutlanması ve tüm eklerden erkin salt-uzam okunması.






























13 comments
Comments feed for this article
Ağustos 18, 2007 4:19 am
kacakkova
proC abi, mekan konusunun üzerine bu iyi oldu…..
hayirli ugurlu olsun….bastaki wittgenstein alintisindan bakilirsa, meselenin anlasilmasinda bir sonuca gitme olasiligi var…..nihayetinde tuhaf bir sözdür bu….zaman ile uzamin disarisindan söz etmenin anlami ne olabilir ki?….banu”nun kisa siirinin altina yorum eklerken aklima wittgenstein gelmisti nedense….onun gizemle ilgili söyledikleri…..ama daha cok dünyanin anlaminin dünyanin disinda yatisini belirten sözleri….bunlari zaman ve mekan ile ilgili olarak degerlendirmek mümkün olsa gerek…..
zamana dair iki temel imge var.birinde zaman irmak modelindedir, henüz varolmayan bir gelecekten, artik varolayan bir gecmise dogru dogru akmaktadir zaman.bu akis icerisinde bizlerde bir önceden bir sonraya dogru gitmekteyizdir.zamanin oldukca yaygin kavranisi az cok böyledir.ikinci imgede ise, herhangi bir akis sözkonusu degildir.donmus bir nehir ya da göl olarak düsünebiliriz onu.herhangi bir akiskanlik yoktur.tipki mekanda hareket edildigi gibi bunulmaktadir herhangi bir anda da.bir andan baska bir an’a gecen, hareket eden varliktir.her iki imgede ayni seyi, cok da uzak olmayan bir sekilde anlatiyorla.ama kavrayis bicimleri tamamen farkli.vardiklari sonuclar da.bu meselenin bir boyutu.
kant’in dedigine göre, deneyimin olanaklilik kosullarini yaratan temel kategorilerdir zaman ve mekan.bu simdi basit görünüyor, ama icine girilirse, kantgil devrim denilen seyin temelinin bu fikirle atildigi görülecektir.deneyimin olanaklilik kosullarini bicimlendiren bu kategoriler ne sekilde, deneyimin kendisine dahildirler ve nereye kadar dahil edilebilirler bir sorun. olay’dan önce bir zaman ve mekandan sözetmenin olanagi da bir bakima süpheli.deneyimimiz hic bir durumda bir dogrudanlik icermiyor.bilinc bir kesinti olarak sürece giriyor.ancak kesintiyi devre disi birakiyor ve zamani kavrayisini bir süreklilik olarak bicimlendiriyor.hafiza ve hayalin ortaya ciktigi yer bir bakima burasi.zamanin bir ic ve dis olarak bölümlenmesi de.oysa zamanin icierisinde (zaman diyorum kolay olsun diye, yani sira mekanida eklemek gerek) ne sekilde mevcut oldugumuz, özneler olarak ontolojik zamanla iliskimizin niteliginin ne oldugu oldukca tartismali.bu bizi meselenin bir diger boyutuna getiriyor.
kayda deger hemen her düsünürün zaman ve mekanla ilgili önemli beyanlari var.bunlar bazen birbirini destekliyor, bazen zitlasiyor.yirminci yüzyildaki bazi teorilerle zaman ve mekan konusunun cesitli kaymalara ugradigi da biliniyor. bunlara bakmak muhtemelen eglenceli olacaktir. bir ara dahil olurum ben de bu eglenceye.ama bu ara degil…..
Ağustos 18, 2007 4:49 am
proetcontra
Evet, Kant burada hassas bir konumda duruyor. Deneyim bilgiye dayanan bir yapıya sahip olmak zorunda ona göre. Demek ki bu deneyim, olay da diyebiliriz pekala, ‘mekan, zaman, töz ve nedensellik’ dörtlüsüne bağlanıyor. Kant bildiğim kadarıya kategori üstü tutuyor mekan ve zamanı, yani bunlar birer kavram değil de sezgi ona göre. Kavramların onlara göre değerlendirildiği birer altyapı. Hatta onun transandantal estetik’i duyumsamayı anlamanın karşısına yerleştirirken onu mekan ve zamanın koşulları içerisine de yerleştiriyor. Fakat benim Banu’ya yaptığım yorumda da söylediğim mesele, bir tereddüt var kafamda ikisinin zorunluluklarının farkına dair. Kant bu konuda zamana içsel, yani değerlendirmelerin (bu değerlendirmeler öznel de olabilir) yegane dayanak noktası olarak bakarken mekana dışsal, yani öznelliğin asla müdahalede bulunamadığı bir zemin olarak bakıyor.
Dahlini bekliyorum kacakkova, ben burada işin yüzeyinden bahsedebiliyorum yalnızca… Bu konular her zaman sıcak kalabiliyor ne de olsa. Zaten mekânı da köşeye kırmızı kozalak misali asmıştık, buralarda wordpress’e erişemeyelim diye bilgisayarlarımızı toplamadıkları sürece ne zaman olsa devam ederiz… İşlerinde kolaylıklar…
Ağustos 18, 2007 12:21 pm
thelosthighway
Zaman, mekan, hareket gibi konulara esaslı yaklaşmak ve uzun uzun vakit ayırmak gerektiğini düşünüyorum. Ama öncelikle bu meseleden ne umduğumuzu, nereye varmamız gerektiğini gözden kaçırmamız gerekiyor.
Felsefeyi, geniş anlamda varlık üzerine düşünmek olarak tarif ettiğimizde, zaman-mekan ve hareket konularını hangi çerçevde ele almamız gerektiği ortaya çıkıyor. “Varlık” ve “oluş” kavramlarının göz ardı edilerek bu kavramların tartışılması bana anlamsız geliyor. Mesela, ilk çağ felsefesinde varlık üzerinden hareketle birlik ve çokluk meselesi ön plandaydı. Logos, Nous gibi evrene hakim olan, evreni düzenleyen, ona yöne veren “kendinde ve kendine eşit” kuvvetler tartışmaların başat konusuydu. Eğer “Bir olan” varsa, nasıl oluyor da ondan bu “Çokluk” sadır oluyordu? Bir’den çokluk’un türemesi meselesi bizi sonluluk-sonsuzluk tartışmasına götürüyor elbette. Buradan da zaman, mekan ve hareket kavramları meselenin anahtar kavramları haline geliyordu. İlk çağ filozoflarının hemen hemen hepsinde mesele, bu bağlamda tartışıldı. Herakleitos, Parmenides, Zenon, Anaxagoras, Platon ve Aristo, varlık’ı, oluş’u, açıklarken, cisim ve sonsuzluk üzerine düşünürken zaman’ı, mekan’ı, hareket’i anlamaya/anlamlandırmaya çalıştılar. Bu isabetli bir tutumdu. Ondan sonra ta Heidegger’e kadar da meseleler bu minval üzere tartışıldı.
Bizim tartışmalarımızda da, bu hususların gözden kaçırılmaması gerektiğini, bu meselelerin müzakeresi neticesinde vardığımız bilgiler sayesinde hakikat’i anlama noktasında daha doğru adımlar atıp mesafeler kat edeceğimizi hatırlatmak istiyorum. Zaman’ı, mekan’ı, hareket’i varlıktan, oluştan kopuk ele almamaya özen göstermeli diye düşünüyorum. Bunu metodolojik bir hatırlatma olarak kabul ederseniz sevinirim.
Sevgili Proc, zaman ve mekanın önselliği konusunda Kindi’nin meşşai gelenek bağlamındaki görüşleri kafa açıcı olacaktır diye düşünüyorum. Vakit müsait olduğunda burada Kindi’den ve onun mekan, zaman, hareket ve sonsuzluk hakkındaki görüşlerinden uzun uzadıya söz etmek istiyorum. Zira Zaman ve Mekan konusu üzerinde bu kadar titizlikle durman beni çok etkiliyor ve açılımlar sağlama konusunda katkılarım olsun istiyorum.
Ağustos 18, 2007 8:11 pm
tolga
“Ama çizgisel zemine koşullu duyusal sistemimizi bir kenara koyup kavramsal dünyanın erimini zamanın sürekliliğini yıkmaya çevirdiğimizde bunun mümkün olduğunu görürüz. Düşüncemle kurgusal mekânla gerçeklik arasında mekik dokuyabilir, geçmişle gelecek arasında oyunlar yazabilir, tüm mekân deneyimlerini altüst edip uzağı yakın edebilir, yanımdaki adamı yok edebilirim. İstediğimi öldürebilir, istediğimi yüceltebilirim.”
Yukaridaki cumlelerde yaraticiliga dair birseyler var ama ayni zamanda bu dunyadan ayaklarin kesildigi korkutucu seyler de var. Sizofrenler icin zaman nasil birseydir o zaman? Zaman’in surekliligini yikmayi bir Oteki’yle birlikte nasil basarabiliriz? Bunu basarabilsek sizofrenlige hastalik teshisi koymayi da engelleyebilirdik; hatta bir tur ustun insan mertebesine cikarlardi. Aslinda bilincdisi tam da bahsettigine benzer evveli sonrasi olmayan bir duzlemde tepki veriyor. Bilincin kendisi gibi bir zamana kousllamiyor kendini.
Ağustos 19, 2007 12:16 am
proetcontra
Lost,
Doğrusu bunlara tekil olarak değinmeye cesaret edecek durum ve konumda değilim. Sizlerin katacaklarından, düzeltmelerinden cesaret alarak konuşuyorum. Kindi meselesi benim için çok anlamlı olacak, bu senin bahsettiğin metodolojik yöntemle de ilgili.
İmdi biz varlık ve oluş, bir de kendilik ile ilgili çıkarsamalara gideceğiz. Bunun zeminini oturtmak lazım önce, sonra da Batı felsefesi ve İslami gelenekten, bir de imkan bulunursa öğrenilerek Hint ve Çin felsefelerinden dem vurulacak, böylece meseleye tek yanlı bakma probleminden kendimizi sıyırmış olacağız.
Çok net bir husus var: (Genel olarak) Batı geleneği seküler, Doğu geleneği Aşkın üzerine kurulu. Fakat biri diğerinden daha üstün değil, tam tersi birbirleriyle bütünlük oluşturur nitelikte. Yani olması gereken bu. Biz onları, onların kendilerini insanın üstünlüğüne adamış olarak görerek bu durumu olumsuzlamamalıyız, tıpkı onların bizi romantikler, dünyadan geçmiş, umursamaz, sığınmacı ruhaniler olarak görmemesi gerektiği gibi. Biz bunları bir araya getirme çabası içerisinde olmalıyız, anlamlı olan buymuş gibi geliyor bana.
Tolga,
Şizofrenler için zamanın nasıl bir şey olduğunu doğrusu bilemiyorum… Ama bizimkinden çok daha farklı bir anlamı olduğu muhakkak. Zamanın sürekliliğini yıkmayı, senin de nüans koyduğun gibi, ötekiyle değil ama Ötekiyle gerçekleştirebiliriz belki, fakat bu tam olarak neyi ifade edecektir, bunu tam olarak bilemiyorum… Şizofrenin ötekisi farklı bir kurgusal zemine oturduğundan bana her durumda patolojik bir meseleymiş gibi geliyor; fakat patoloji de, ontoloji tabanında ele alınan konularda, günlük hayattaki dışlanmışlığıyla mı değerlendirilecektir sorusuna “Katiyen hayır!” diye cevap veririm.
Bilinçdışı ise gelecekle bağlanmasa da, geçmişle bağlarını da tam anlamıyla koparmış olmuyor sanırım, yanlışım varsa düzelt lütfen. Bilinç zaten şekillenmiş bir bellek olarak görülebilir; fakat bilinçaltı neye dayanır, en fazla, hangi zeminlerde konuşlanmış durumdadır, bunlara da bakılmalı.
Ağustos 19, 2007 12:35 am
tolga
Akif,
Bilincdisi elbette ne gelecekle ne de gecmisle bagini koparmiyor ama bilinc’in aksine tekiller arasi bir sekansa (dizilime) da ihtiyac duymuyor. Yukaridaki yorumda ondan dolayi evveli sonrasi yoktir (eternal) , demek istemistim.
Ağustos 20, 2007 2:04 pm
Zaman « Seyr ü Sefer
[...] Pro et Contra, Zamanın Anlaşılması Üzerine [...]
Ağustos 20, 2007 7:05 pm
banu
ProC;
Bir alttaki konuda yorumlara verdiğin cevaplarda Giacometti için Genet’in onun objelerine bakarken zamanın yok olduğunu, o objelerin zamanın ötesinde var olduğunu söylediğinden bahsetmiştin. Bu konularda bizim algılamamızdaki olası yanılsamaların büyük sebebinin tecrit etmeden bakış ve olayın içinden bakışla ilgili olduğunu düşünüyorum. Zaman ve uzayın örümünü tanımlarken onları ve kendimiz tek tek değerlendirip sistemi de uzaktan seyredebilme idealizesine sahip olmalı ya da bu durumun varlığının olurluğunu hayal etmeliyiz. Wittgenstein’in sözünden ben biraz da bunu anlıyorum. Zaman-uzam örgüsünün içinde beslenmiş bir an tanımımız varsa bağımlılıktan soyutlayıp onu yeniden adlandırmamız imkansız gibi olur.
Yanılsamaların varolabilme ihtimalini hep aklımızda tutmak durmundayız.
Giometti’nin heykellerinin asıl mazlemesinin boşluğun tozu olduğunu söyleyen yazar da gözlemcinin (algılayıcının-yorumcunun) durumunu şöyle analtıyor:
“İleri doğru birkaç adım atsam, sadece tuvale yaklaşmış olurum, figürlere değil. Hatta burnumu onlara dokundurduğumu düşünelim, yine de benden yirmi adım ötede görüneceklerdir; çünkü daha oraya yerleştirildiklerinde, benden yirmi adım uzakta tasarlanmışlardır. Bütün bunlardan, resmin Zeno Paradoksu’na bağlı olmadığı sonucu çıkarılabilir. Virgin’in ayağını Aziz Joseph’in ayağından ayıran boşluğu sonsuza kadar tekrar tekrar ikiye bölsem bile bütün becerebildiğim, tuval üzerinde belli alanlar oluşturmak olurdu ki, bu da asla Virgin ve kocasının bastığı kaldırım demek değildir.”
Bu yüzden hareket eden geminin içinde olduğumuzu unutup güvertede ters yöne koşup, koştuğumuz kadar menzil aldığımızı iddia ederken geminin ilerlediği menzili düştüğümüzde ilerlemeyi bırakın geri bile gitmiş durumuna düşebiliriz.
Değerlendirme yaptığımız nokta ve noktanın durumu çok önemli. Uzay ve zaman adına birşeyler söylenecekse bunu bir tuvale baktığımızda olduğu gibi tecrit ederek ve tecrit oalrak yaptığımızda, farkettiğimiz değişmeyen uzaklık ve kaybolan zaman gibi daha akıl karıştırıcı sonularla ama daha gerçeğe yakın doğrularla buluşabilirz.
Kozalak verniklemesi değil ama seyir keyfi oldu bu
Ağustos 21, 2007 11:55 pm
proetcontra
Giacometti’nin heykelleri, desenleri tarih ötesinden geliyor (öncesinden değil); dokunduğumuzda bile bizden adımlarca uzaklar. Onlara dokunmak mümkün değil. Hem bizim zaman eksenli düzlemimize dahil olmayana nasıl dokunabiliriz? Ve Meryem ile Joseph’in Zenona tabiliği madde aleminde geçerli bir kural olsa da, çiftin beraber bastığı kaldırım aşkın’da, zaman ötesinde anlam kazanacak, ve bu mana tuvalin bulunduğu düzlemi anlatmak için fazlasıyla yeterli olacaktır.
Ontik hâl üzere konuşuyorsak ‘tecrit’tir lafız, evet tam olarak budur. Buradan çıkanlar gerçeğe yakın olur mu, hatta gerçeğe dair bir şey verir mi elimize bilemiyorum, fakat bu yolun hakikate dair, onu arzulayan bir çaba olduğundan eminim. Meryem ve Joseph gerçekte birleşmedi, fakat hakikaten birleşti onlar.
Yorumlarla kat kat sürülüyor vernik, kozalak gittikçe parlıyor. Aslında alıcı kendi vernikliyordur aldığını. Yani öyle olmalı. Burada anlatılmış olan mat bir kırmızı idi, elden ancak bu kadarı geliyor zira.
Ağustos 23, 2007 5:20 pm
Le Mouvement « Little Drop of Poison
[...] Pro et Contra [...]
Ağustos 23, 2007 10:51 pm
tolga
Bir gecmis, simdi ve gelecek cizgisi uzerinden sekillenmeyen ve mekanlastirilamayan zaman hakkinda Negri’nin ilginc fikirleri var
Time for revolution adli kitabinin ozellikle 1. bolumunde (’The constitution of time’ baslikli). Oneririm.
Ağustos 24, 2007 11:34 am
proetcontra
Teşekkürler Tolga… Negri’ye de bakmalı. Kavramların biraz daha belirginlik kazanması, somutlaşabilmesi için Negri iyi bir yol. Ben bu kitabı okumamıştım, fırsat bulunca elden geçirmeli.
Ağustos 24, 2007 4:47 pm
zaman ve mekan « Mutlak Töz
[...] Zaman ve mekan konusuna girildi. Olay ve hareket kavramları hatırlatılarak bunlara ekler yapıldı. Konuya ilişkin girişimde bulunmak olanağı bulabilmiş değilim. Bir şeyler söylemeyi düşünüyorum, ama nereden nasıl başlamak gerek bir ayıklama yapabilmiş de değilim. Belkide öncelikle hadisenin yeterli bir dökümanını yapmak gerek. Felsefenin, bilimin, kozmolojinin söylecekleri vardır mutlaka. Aristotales, Augustinus, Heidegger alıntılarıyla zamana dair bir yaklaşım ifade edilmesi bunun bir örneği. “Düşünce tarihi” içinden bu kavramlara dair farklı sınıflandırmalar ve sentezlemeler yapılabilir. Tam bir envarter çıkarmak olanaksız elbette, ama belirli bir giriş niteliğinde açılımlar sözkonusu olabilir. “Dil, Varlık’ın evidir” (Heidegger) düşüncesinde ki mekansallık, beraberinde Ev’in Zaman’la ilişkisini bahse açmaktadır. Varlık ve Zaman, düşüncenin tüm bir olanaklılılk yapısda konu edilen noktalara temas eder bu durumda. Öte yandan, zaman’ı “4. boyut” (Einstein) olarak kavramanın etkilerini de eklediğimizde, zaman ve mekan dediğimiz şey zaman-mekan olarak ortaya çıkar. Varlık, zaman ve uzam (mekan): Söylediğimiz her şeyde, her tür bir şey söyleme girişiminde bunlar devrededir. Belki bunlar dolayısıyla bilinç ve bilinç-dışı kavramlarını da konuya dahil etmek gerektir. Bunların kendilerine ilişkin bir şeyler söylemeye çalışmak bu bakımdan uç bir girişimdir. Ben asıl olarak bu uca yine girişmeyeceğim. Bir oyalanma/erteleme olarak, aklıma gelmiş olan Gaston Bachelard’ın “Mekanın Poetikası” adlı yapıtından iki kısa alıntı eklemek istiyorum yanlızca şimdilik. Bachelard’ın ve bu metninin zaman-mekan konusuna nasıl bir açıklık getirdiği ya da ne kattığını bilmiyorum, daha doğrusu bu alıntıları eklerken bu noktayı değerlendirmiş olmayı hesaba katmıyorum tümüyle. Bachelard sonuçta mekan‘ı öne çıkaran, önemseyen bir düşünür. Ben şimdilik burada sadece ondan iki alıntıyı yapmış/aktarmış olmakla yetiniyorum. Zaman ve mekan konusuna, ya da zaman-mekan konusuna gelmek üzere….. [...]